23 Ocak 2012 Pazartesi

Çelişkiler

Şekil A: 'İnsan doğanın parçasıdır' posteri
İnsan çelişkili bir varlık. Nerden mi biliyorum? Ben de insanım ya hani, ordan yola çıktım... Bu durumda tek bir denek kullanarak yaptığım gözlemden hareketle nasıl böyle bir genelleme yapabiliyorsun, bir bilim insanı adayı olaraktan bu cümlenden utanmalısın diyebilirsiniz. Tamam şu an utanıyorum... Utandım. Heh ne diyordum, insan çelişkili bir varlık. Mesela böyle bir genelleme hem yapılabilir hem de yapılamaz. (İşte bahsettiğim şey bu!)
Daha geçenlerde nokta nokta ile tartıştık mesela, insan doğanın parçası mıdır? Ben bu soruya evet cevabını verenlerdenim. Çünkü en başta eşitlik diye bir prensibim var. Biz niye diğer canlılardan üstün olalım ki, ne farkımız var onlardan? Bu soruya verilen en popüler cevap zeka oluyor, tahmin edebileceğiniz gibi. Ama bu durumda zekayı nasıl tanımlıyoruz, ona bakmamız gerekiyor. Mesela Vikipedi zekayı, zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneği olarak tanımlıyor. Ama bu saydıklarımızın hepsini en basit canlılar bile (nasıl ezdim, nasıl ezdim…) yapabiliyor. Her ne kadar zekayı insana atfetsek de, tanımını ayırıcı olarak belirleyemediğimizden insanı bir üst konuma yerleştiremeyiz-ki bence yerleştirmeyelim de zaten. Pek çok olaya bakış açımızın aşırı derecede insan merkezli olduğu aşikar. Doğadaki her şeyin bizim kullanımımız için olduğu düşüncesi var kafalarımızda. Ama olaya farklı bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, bir hocamızın dediği gibi, bir bakteri de bizim varlığımızı, üzerinde yaşanacak bir yüzey olarak tanımlıyor olamaz mı? (Bu bakteriler de az değil haa, nasıl aşağıladı beni hemen.) Bu yaz katıldığım, Kaçkar Dağları Milli Parkı’nda gerçekleşen Tübitak’ın Ekoloji Temelli Doğa Eğitim Kampı’nda da gruplara ayrılarak ‘İnsan doğanın neresinde?’ başlıklı bir poster hazırlayıp sunmamızı istemiştiler. Bizim grubun kafa yorduğu konu yine buydu ve vardığımız sonuç ‘İnsan doğanın bir parçasıdır’ olmuştu. Hazırladığımız posteri de Şekil A’da görebilirsiniz. Kendi posterimiz diye söylemiyorum ama, çok sevmiştim bu posteri-hem görsel açıdan hem de fikri açıdan. Gelelim buradaki çelişki meselesine… Madem insan diğer tüm canlılar gibi doğanın bir parçası ve onlarla eşit, bu durumda insanın yaptığı her şeyi de, tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi, doğal görmemiz gerekmez mi? Doğada insan kaynaklı aşırı bir kirlenme söz konusu. Ama bu da insan varlığının doğal bir sonucu değil mi zaten? Nasıl ki herhangi diğer bir canlı, yaşam aktivitesi sonucu oluşturduğu bir ürün için acaba doğaya zarar verir miyim, miktarını falan mı azaltsam acaba gibi kaygılar gütmüyorsa, biz niye güdüyoruz? Ama bu durumda da doğaya verdiğimiz zararı normalleştirmiş ve doğayı korumamıza gerek yok gibi saçma sapan bir sonuca ulaşmış oluyoruz. Napçaz?     
Sonra mesela herkese karşı iyi olmak meselesi var. Ben şahsen bunun için uğraşıyorum, kimseyi kırmamaya çalışıyorum, çoğu zaman anlayış göstermeye çalışıyorum insanlara. Ve çok şükür yakın çevremde de bunu yapmama değecek değerlilikte insanlar var. (Açıkçası diğer türlülerini yakınımda barındırmamam, onlardan uzak durmaya çalışmamın doğal bir sonucu olarak.) Ama ne yazık ki insanlardan izole bir biçimde yaşamadığım için herkes gibi ben de günlük hayatta çok yakın olmadığım birçok insanla iletişiyorum. Aslında insanlarla iletişmeye bayılmayan, annemin deyimiyle tam bir güre olsam da, ‘ne yazık ki’yi bu cümlede kullanmam doğru olmadı. Doğru ‘ne yazık ki kalıbı’, bu insanlardan bazılarının kötü niyetli olduğunu belirten cümleye koyulmalıydı. O zaman şöyle diyeyim: Bazı insanlar ne yazık ki kötü niyetli oluyor ve karşılarındaki insanla alay etmek onlara büyük zevk veriyor. Onu kırarmış, incitirmiş hiiiç umurlarında olmuyor. Şimdi ikilemde kaldığım mevzuya gelirsek, ben bu insanlara hala iyi ve kibar davranmak zorunda mıyım? Sömürüleceğimi bile bile… Bu ahlaki prensibim yüzünden hala ona kibar davranmak zorunda hissetmem neticesinde, beni bile bile düşürdüğü bu zor durumdan aldığı zevki yüzündeki pis sırıtıştan okuduğum bu insana nasıl davranmalıyım? (İçimde amma nefret biriktirmişim haa, kendimden korktum bi an!) Yaradılanı sev yaradandan ötürü diyor ya Yunus Emre, ama işte her zaman mümkün olmuyor bu. Ne kadar istesem de bazı insanları sevemiyorum. Gerçi şu da var bir insana mutlak iyi ya da mutlak kötü diyemeyiz hiçbir zaman. Çünkü insan, y ekseninin hem pozitif hem de negatif tarafında salınan bir eğri grafiği gibidir. İntegralini aldığın küçük zaman parçalarına göre iyiliği ya da kötülüğü değişir. (Fark ettiyseniz iyilik-kötülük kavramlarının sorgulanmasına ruh ve beden sağlığımızı koruyabilmek adına hiç girmiyorum, iyi iyi işte, kötü de kötü, bu kadarla yetinin kardeşim!) Yani iyi dediğim, sevdiğim insanların kötü olarak nitelendirebileceğim, sevmediğim eylemleri olduğu gibi, integralin alt ve üst zaman sınırını değiştirdiğimde sevmediğim insanların da sevdiğim yönleri olabiliyor. O zaman ben de gördüğüm muameleye göre mi ayarlamalıyım davranışlarımı? Ama o zaman da çok kaypak olmaz mıyım? Ne olursa olsun benim iyi yaklaşmaya çalışmam değil mi bana düşen? Çok mu ahlakçıyım böyle de? Bilemiyorum…

Watson & Crick
Rosalind Franklin
Benzer bir çelişkiye, çok iyi işler yapmış, takdir edilesi insanların, insani yönü zayıf açıklamalarda bulundukları anlarda da düşüyorum. En belirgin örnek olarak James D. Watson’ı verebiliriz. Watson amca 1954 yılında Francis Crick ile birlikte DNA’nın çift sarmal yapısını keşfetti. (Eee Nobel’i de kaptı tabii sonra, çakaaal!) Afferim ona, helal olsun koçum falan diyorsun tabi en başta, yıldızlı 5 Pekiyi Aferin vermek geliyor içinden, adam bulmuş yani… Ama sonra bu adamın yaptığı açıklamalara bakıyorsun ve pufff! Onun, gözünde büyüttüğün bilim insanı kimliği, bütün o saygın-sevgin bir anda yok oluveriyor. Watson amca dedik bağrımıza bastık ama o da ayrımcı çıktı, gel de sev şimdi bu adamı! Duyduğuma göre bu muhterem, gittiği seminerlerde Rosalind Franklin (ki kendisi DNA’nın X ışını kırınım görüntüsünü elde eden bilim insanıdır, Watson ve Crick bu görüntüden yola çıkarak DNA’nın yapısını bulmuş lakin onun adını anmayı unutuvermişler) ile ilgili sorulara kendince ne kadar muzipşinas olduğunu kanıtlamak için ‘Yaptığı kurabiyeler güzeldi’ gibi dahiyane(!) espriler ile yanıt veriyormuş. Ne kadar yaratıcı ve zekice değil mi?! Diğer birçok erkek ve diğer birçok kadının (çünkü kadınları aşağılamaya çalışanlar ne yazık ki yalnızca erkekler değil, birçok kadın da buna dahil) da yaptığı gibi zeka yoksunu açıklamalarla (ve evet bunlara da genelde sinir bozucu bir sırıtış eşlik eder) erkekliği bir halt formuna sokma çabaları… Yalnızca kadınlara yönelik ayrımcılık yapmakla da kalmıyor kendisi, aynı zamanda ırkçı da. Ayrımcılık konusunda hiç ayrımcılık yapmıyor yani! Ona göre siyahlar beyazlar kadar zeki değilmişmiş mesela… Aslında buna örnek olarak Türkiye’den, çok tanınan, birçoklarınca baş tacı edilen bir hocayı da verebilirdim (Tabiatperest diyeyim siz anlayın mesela). O da biyofaşistgillerden. Onun da bilgi birikimine, sorulan birçok soruyu duraksamadan cevaplamasına saygı duyarım ama ‘Öyle her(!) insanın kendi kafasına göre üremesine izin verilmemeli’ gibi cümleler kurunca gözümdeki bütün değerini yitiriyor tabi. ‘Pardon da, yetkili mercii siz mi olacaksınız böyle bir durumda ve hangi hakla?’ diye sormak istediğinizde de alacağınız cevap Watson’ınki gibi bir aşağılama olacaktır ancak çünkü onlar tartışmasız bilir kişilerdir hep, siz ise onlar haricindeki insanlardan biri olarak sıradan bir hüküm uygulayıcı. İşte böyle kişileri de ne yapmalı şimdi? Onları sevmek ve sevmemek arasında yine çelişkilere gark oluyorum. (Ama itiraf edeyim kitlesel bir insan düşmanlığı yapan böyle kişilerde sanırım sevmeme yönüm daha ağır basıyor. Ama yine itiraf etmeliyim ki bu insanlar günlük hayatımın dışında yer aldıkları için sevmeme yönüm daha ağır basabiliyor, galiba günlük hayatımda yer alan insanları ne olursa olsun sevmeye mecbur hissediyorum.)  
Aaah ah, daha ne çelişkilerim var bilseniz… İnsan yaşar da çelişki biter mi hiç. Daha aile, sevmek (Burada aşk demeye korktum nedense) ve yalnızlıkla ilgili düştüğüm çelişkilerimden (Bendeki de nasıl bi sahipleniştir bu çelişkileri? Neredeyse canım, ciğerim, benim sevgili biricik çelişkilerim diyeceğim, yuh!) bahsetmedim bile. Belki onları da başka zaman anlatırım. (Tabi canım, hı hı, ertele sen yine, biz de yedik.)

18 Aralık 2011 Pazar

Hevessiz Bilim İnsanı Adayını Nasıl Geri Kazandık?


Selam Hayali Blok! Heeey sana diyoruuuum! Şşşşt, baksana! Hooooop! Tamam yaa biraz aksatmış olabilirim yazmayı son zamanlarda ama küsme öyle hemen. Tamam, eğlenceli filan da yazamadım azıcık manyağa bağladım duygusallaştım falan sıktım seni ama olur böyle şeyler arada. İnsanız neticede dimi, her zaman neşeli olamıyoruz. Hem aramızda lafı mı olur böyle şeylerin, dimi?
İkna olduysan ben başlayayım artık yavaştan-zaten hızlı bir başlangıcı istesen de yapamam, korkma, varoluşsal bir yavaşlık söz konusu benliğimde, Nuri Bilge Ceylan belgeselimi çekse çaktırmadan, tam onluk bi film olur, o derece… (Bak yine kafiyeli cümleler kurmaya başladım, şiir mi yazsam ne… Nasıl olur, ne dersin? Şaka şaka, yazmıcam merak etme.)
Efendiiiim… Kendimi bilim insanı olma heveslisi bir genç (23 oldum yaaa ne genci, ühü!) olaraktan tanıtmıştım ama bugüne dek bu konuda çok da bir şey yazmadığımı fark ettim. Aslında öğrendiğim ilginç bilimsel gelişmeleri buradan paylaşsam ne güzel olur diye düşünmekteyim zaman zaman. Lakin hevesli olduğunuz kadar, üşengeçsiniz de küçük hanım. Off evet, maalesef öyleyim yaa. Bazen o kadar amaçsız ve hevessiz hissediyorum ki, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Sadece boş boş oturayım istiyorum. Ve oturuyorum da. Madenüs (ev arkadaşım olur kendisi) gelip soruyor napıyosun Aslı diye, diyorum ki, içimden bi şeyler yapma isteğinin gelmesini bekliyorum, o itki gelince kıpırdayabileceğim ancak. Sonra halime kahkahalarla gülüyoruz. O, gülerek ve delirdiğime falan inanarak odasına giderken ben de bekleme halime geri dönüyorum. İşte böyle zamanları aşmak için insanın içindeki merak duygusunu baştan çıkaracak, hevesini geri getirip harekete geçmesini sağlayacak uyarıcı bir sinyal gerekiyor.
Dün reseptörlerimi harekete geçiren sinyal molekülü ise III. Evrim Bilim ve Eğitim Sempozyumu oldu. Üniversite Konseyleri Derneği’nin düzenlediği sempozyum, Boğaziçi Üniversitesi’nin Uçaksavar Kampüsü’nde vuku buldu. Bir cumartesi günü erkenden kalkıp evrim hakkında bilgi edinmeye gelen çok sayıda katılımcı vardı, hatta İstanbul dışından gelen birçok grup vardı. Evrim konusuna böyle yoğun bir ilginin olması gerçekten çok güzel. Sempozyumda güzel işler yapan birçok bilim insanı çok yararlı bilgiler aktardılar. Hayatın başlangıcından fosil kanıtlara, homolojilerden arkeolojik bulgulara, radyolojik verilerden, hayvanların evcilleştirilmesine, moleküler evrimden bilincin evrimine dek çok keyifli sunumlar dinledik. Oturumların sonunda hocalar dinleyicilerin kağıda yazarak gönderdiği soruları yanıtladılar. Bu, soruları yazarak alma yöntemini çok başarılı buldum, bence kesinlikle gerekliydi böyle bir yol. Çünkü herhangi bir konuda yapılan herhangi bir sunumda dahi birebir soru sorma fırsatı verildiğinde gereksiz tartışmalar, boş konuşmalar, konuyu saptırmacalar muhakkak oluyor ve uzayıp giden bu durum gerçekten can sıkıyor. Hele ki evrim gibi tartışılmaya çokça meyilli olan bir konuda bu oldukça güzel bir çözümdü. Sorulan sorular arasında tabii ki yine ‘İnsan maymundan geliyorsa neden hala maymunlar var?’ sorusu da vardı. Hocalar gelen soruları büyük sabır ile cevapladılar. Ben de bir kez daha şu meşhur soruyu cevaplamak istiyorum. Duyduk duymadık demeyin, insan maymundan geliyor diye bir şey yok, insan ve maymun ortak atadan geliyor- tıpkı diğer tüm canlılarla olduğu gibi. Ama insan ve şu anki maymunlar yollarını daha yakın bir zaman önce ayırmışlar. Artık bu soruyu sormayın yaa, lütfen, yani bunun cevabı zaten her yerde var (Evrim her yerde diyomuşum), milyon kez cevaplandı bu soru. Hee yeri gelmişken pek faideli bir siteyi de tavsiye etmeden geçemeyeceğim:  evrimianlamak.org/
İşte böyle, güzel bir gündü dün. Aslında bugün de devam ediyor sempozyum ama ben gidemiyorum, ühü. Çünkü hazırlamam gereken zorlu bir sunum var. Zorlu ama seviyorum bu dersi. Çünkü kendi projemizi üretiyoruz ve tüm ayrıntılarıyla açıklamak zorundayız projeyi, neyi nasıl yapacağız, hangi metodları kullanacağız, niye onları kullanacağız, hangi aletlere ihtiyacımız olacak, hangi maddelerden ne kadar kullanacağız, projenin maliyeti ve süresi ne kadar olacak gibi bir sürü soruyu yanıtlamamız ve konuya oldukça hakim olmamız gerekiyor. Ama bu sayede bir proje nasıl yazılırı da tecrübe etmiş olacağız. Dünkü sempozyumun tetikleyici etkisiyle şimdi sunumumu hazırlamaya başlayacağım. Gerçekten, bilim adına bir şeyler yapma hevesimi, umudumu geri kazandım. Keşke böyle daha çok bir araya gelebilsek… (Yazar burada her şeyi devletten beklemenin tavanına vurur. Bu arada sempozyumun üçüncüsünü düzenleyen Üniversite Konseyleri Derneği’ne kendi çapımda teşekkürü borç biliyorum.)
Arada görüşelim seninle yaa Hayali Blok, iyi oluyor dimi, özlemişim seni, arayı uzatmayalım bak, haberleşelim mutlaka yani. Nee, yazmazsam o blok kafama mı iner, hmm peki ooolldu o zaman...

9 Kasım 2011 Çarşamba

Değişmesi Gereken Şeyler

Vincent van Gogh - Öğle Uykusu 

Emeklilik kanunu değişmeli. Bu konuda kendimi çok mağdur hissediyorum. Ve eminim ki yalnız değilim. Emeklilik, babadan kıza geçmeli. Babalar emekli olduğunda, kızları da emekli sayılmalı. Göz hakkı denen bir şey var yani… 21. Yüzyılın Türkiye’sinde hala böyle bir uygulamanın olmaması, büyük bir insanlık ayıbıdır! Buradan yetkililere sesleniyor, bu konuya derhal bir çözüm bulunmasını talep ediyorum.
İmza: Babası emekli olmuş ve kendi emekliliğini dört gözle bekleyen kıskanç bir vatandaş

Sürekli Huzursuzluk

Gustav Klimt - The Kiss

Sevmek böyle bir şey miydi? Sürekli huzursuzluk… Huzuru severdi oysa. Sakin ve huzurlu bir yaşamdı ettiği dualardaki isteği. Ama şimdi değildi işte. Gözünü açtığı an aklına o düşüyordu. Deli gibi uykusu varken, gözleri kapanmak üzereyken yine aklına o geliyor, uykusu kaçıyordu. Birlikte geçirdikleri anlar üşüşüyordu aklına. Gittikleri yerler, konuştukları şeyler, bir bakış, bir dokunuş, anlık bir duruş, ayrıntılar, ayrıntılar… Hepsi zihninde teker teker canlanıp sönüyordu. Ve sonra sonu gelmez biçimde tekrar tekrar…
Sevilmeye bu kadar mı açtı? Doyamıyordu, sevilmeye bir türlü doyamıyordu. O da keşke daha çok sevse, hep onu düşünse, düşünmekten uykusu kaçsa. Stresten sağ bacağını sallayıp dursa, ikide bir derin of’lar çekse. Nasıl bu hale geldiğini, gelebildiğini düşünse. Şaşırsa. Hala şaşkın olsa. Bunca yıl sonra nasıl dese. Tek mantıklı cevap olarak Eros’u bulsa. O gün birdenbire okunu saplamış işte dese. Bu kadar zayıf olabilmesine kızsa. Hani ben o insanlar gibi değildim, böyle kapılmazdım dese.  Altı üstü bir gün aranmadı diye unutuldu sansa. Korksa. Deli gibi korksa. Ama gururundan o da arayamasa. İçini terk edilme korkusu sarsa. Gözleri dolsa. Ağlayamasa.

Küçücüğüm Ben

Fabian Perez - El Federal Cafe III
Çok zormuş birini sevmeye çalışmak. Karşılık beklermiş insan, sevginin karşılıksız olması gerektiğine inansa bile. Duygular dört nala koşarmış, uçlarda gezinirmiş hep. Delicesine mutlu ya da nedensizce üzgün. Nedenler varmış aslında. Belki de saçma. Ama varmış işte. Sevilmediğini hissetmek, görünenin aksine. Gözlerime baksaydı keşke. Uzun uzun inceleseydi yüzümü. Sevseydi. Beni gözleriyle sevseydi. Gülümseseydi usulca. Herkes sevilmek istediği gibi seviyor başkasını. Başkasının teninde kendini seviyor insan, diyor ya Tezer Özlü. Doğruymuş.
Birini sevmeye çalışmak hüzün üretim fabrikası açmak gibi sanki. Seriler halinde hüzün üretmek. Küçücük bir insan için ağır değil mi bu. Zaman zaman grevler oluyor tabi. O zaman şenlikler içimde. Lokavt desem bitse tümden üzüntülerim. Ama diyemiyorum, işçileri iliklerine dek sömürmek istiyorum. Hüznüm tavan yapsın, ben dibe vurayım. Çünkü, sanki üzülmeden aşık olunmuyor. Öyle öğretilmedi mi bize? Aşıksan  üzüleceksin! Aşık mıyım? Bilsem… Niye konuşmuyoruz? Ben konuşamam ki... Kendini sevmeyen biri, sevilebildiğine nasıl inanır peki?
Yoruldum sevmekten, küçücüğüm ben.

28 Ağustos 2011 Pazar

Acı Kahve, Çürümüş Çiçek


Çok sevmezdi öyküleri. Romanları tercih ederdi. Karakterlerin hayatını uzun uzun izlemek isterdi. Ama bu öykü kitabını sevmişti. Buradaki öykülerin baş kahramanı hep aynıydı. Karşıdaki kişiler değişse ve zamanlar farklılaşsa da. Onu ve hislerini uzun uzun duyumsayabiliyordu böylece. Belki de bu kitabı sevmesinin asıl nedeni onun da kendisi gibi yalnız olması ve yalnızlığının öykülerini anlatıyor olmasıydı. Kitaba sinmiş o yalnızlık kokusuydu sevdiği.
Kitabı okurken keyif yapmak istedi. Mutfağa gidip kendine bir Türk kahvesi yaptı. Bir fincanlık su ölçtü. Kahve konusunda hiçbir şeyde olmadığı kadar aç gözlüydü. Yarım fincan da fazladan su ekledi. Sırf çok içiyormuş gibi gözükmemek için yarımdı bu. Her fincan için bir kaşık kahve, yarım kaşık şeker koyardı. Bu kez bir buçuk kaşık koymalıydı kahveden. Ve koydu. Ama koyduğunu gördüğü halde koymadığını sandı. Sanmayı seçti. Kaşığın ucuyla biraz daha koydu. Ve biraz daha. Kaç kaşık ucuyla koymuştu? Kendini doğruyu yaptığına inandırdı ve şekeri-olması gerektiği gibi-yarım artı çeyrek kaşık koydu. Hiç karıştırmadı kahveyi. Karıştırmazdı. Kendi kendine de olurdu nasıl olsa, karışmaya ne lüzum vardı! Cezvede köpükler yükselmeye başladığında almadı onları, bıraktı. Başkası yoktu nasılsa. Bütün köpükler onundu. (Ne büyük saadet!) Taşırmadan kapattı ocağı. Fincanına döktü kahvesini.Yarım fincanlık cezvede kaldı. Bunu da az sonra içecekti. Kitabının başına döndü kahvesiyle. Keyif yapacaktı sözde. İki yudumda bitireceği kahvesiyle ancak iki satır okuyabileceğini biliyordu oysa. Zaten niyeti en başından beri kendisine gösteriş yapmaktı. İlk yudumu aldı. Acıydı tadı. Bu kadar acı sevmezdi. Bile bile acı yapmıştı. Bilmediğini sanarak. Sanmayı seçerek. İlk değildi üstelik. Yapıyordu bunu. Nedenini bilmeden. Bir yerden tanıdıktı bu yaptığı... Çiçekleri sularken de aynı şey oluyordu. Onları susuz bırakmak kaygısıyla çok sulardı hep. Ve çok sulanmaktan çürürdü çiçekleri. Sularken bilirdi aslında çok döktüğünü. Bilmediğini sanırdı. Sanmayı seçerdi. Sonra da üzülürdü çürüyen çiçeklerine.
Dipte birikmiş telveyi de yedikten sonra cezvede kalmış olan kahveyi de koydu fincanına. Kahvesini acı acı yudumlayıp kendi öyküsünün çürümesini bekledi.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Annemin Günü


Geçen hafta perşembe günü annemin günü vardı. Benim kaçacağımı bildiğinden, annem ben Balıkesir'e gelir gelmez hemen söyledi perşembe günü olduğunu ve o güne bir plan yapmamamı. Bu kez kaçmam imkansızdı yani. Ben de bari hazırlık evresinden kaçayım o zaman dedim. Gün yeni evde yapılacaktı. (Burada bir paranteze gereksinim duydum. Bizim yıllardır oturduğumuz, merkeze yakın, minicik, tek katlı, bahçeli bir evimiz var. Daha doğrusu babaannemin evi. Ama annem de babamla evlenerek bu eve yerleşmiş, abimle biz de bu evde doğduk, büyüdük. Şimdi annemler yeni bir ev aldılar. Daha doğrusu 6-7 yıl önce bir kooperatife katılmıştılar, bu yıl tamamlandı. Bu ev merkezden biraz uzakta kalıyor. Annemle babam oraya taşınacaklar, abimle babaannemse eski evde kalacaklar. Aslında tam bir ayrılma da olmayacak, iki arada gidip gelecekler öyle-evcilik oynar gibi. Abim, işine daha yakın olduğu için eski evde kalmak istiyor yoksa o da gönüllü gitmeye. Ben en başından beri oraya taşınmaya karşıyım. Gerçi ben zaten Balıkesir'de değilim artık, bana n'oluyosa ama yine de geldiğimde benim evim burası. Burda doğmuş, büyümüşüm, 18 yıl yaşamışım. Başka bir evi memleketteki evim olarak benimsemem çok zor. Zaten diyordum hep, ben gelince buraya gelir, burada kalırım babaannemle, beni görmek isterseniz siz gelirsiniz diye. Öyle de yapıyorum şu an. Annemle babam yeni eve gidemiyorlar ben burdayım diye, kıh kıh. Ama n'apiyim seviyorum ben minik eski evimi! Ve Balıkesir'e geldiğimde burada olmak istiyorum. Arka bahçemizde ceviz ağacımızın gölgesinde, pembe toplar halinde açmış ortancalarımızı ve duvarın üstünde uyuklayan pisileri izleyerek yemek yemek istiyorum. Her yıl aksatmadan ortancaların önünde aynı pozla fotoğraf çekinme ritüelimizi gerçekleştirmek istiyorum. Ve tabi bir de ön bahçedeki güllerimizin önünde, çeşmenin altında duran meşhur bakırımızı da içine alacak şekilde. Bu arada, babam anneme talip olduğunda anneme gösterdikleri babamın fotoğrafı da bizim ön bahçede çekilmiş, üstelik fotoğrafta bakır da yer almaktaymış. Taa o zamandan başlayan bir gelenek yani bu!


Eskiyi ve eskiye dair şeyleri seviyorum. Annemler geçenlerde mezuniyetim için İstanbul'a geldiklerinde onlara adayı gezdirmiştim. Oradaki evlere hayran hayran bakıp, orada yaşayanları kıskanmakla geçen gezi boyunca anneme beğendiğim evleri gösterdim. Annemin yorumuysa şu oldu: Nerde eski püskü, yıkık dökük ev varsa onu beğeniyorsun! Ama n'apiyiim onlar daha güzeel! Hatta adada yeni yapılmış, gösterişli veya apartman tarzındaki evlere de çok sinir oldum. Ada diyoruz yaa, adaaa! Ada deyince insanın aklına gelen o hoş havada o güzelim ahşap evlerin de etkisi büyükken, bir insan nasıl oraya gidip o sıradan apartmanımsı şeyleri diker! Hee, bir de bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan ama benim bayıldığım evler var, onların da sahiplerine sinir oldum. Kardeşim, madem kullanmıyorsun o evi, memnuniyetle orada oturabileceklere -misal, ben- bağışlasana! Cık cık cık, çok düşüncesizler canııım...


Sanırım artık bu parantez kapanmalı. Başlamadan önce yazacak bir şey bulamazken, bir başlayınca da Beydeba'nın Kelile ve Dimne'sindeki iç içe hikayeler gibi kaptırıp gidiyorum. Neyse, tamam, artık yüksek müsaadelerinizle huzurunuzda bir yandan kırmızı kurdelanın iki parçasını yapıştırmak suretiyle -hep açılışlarda kesecek değiliz ya- bana bu yetkiyi vererek beni onurlandıran belediye başkanımıza teşekkür ederek parantezimizi kapatıyorum. Devlete millete hayırlı uğurlu olsun.)     


Ne diyodum ben yaa... Heh, gün. İşte gün bizdeydi ve annem misafirlerini yeni evde ağırlayacaktı. Bu yüzden salı gününden gitti eve. Evi silip süpürecek, bir de börek çörek hazırlayacaktı. Bana da tembihledi, çarşamba günü gecikmeden gel de bana yardım et diye. Bense, hı hı, tabi tabi diye geçiştirerek çarşamba akşamı gittim -Marifetmiş gibi anlatıyorum bir de, beni gidi hayırsız evlat!- Böylece en azından işkencenin ilk bölümünden kurtulmuş oldum.


Artık günler de değişmiş yahu, gün kimdeyse o yiyecek hazırlamıyor, dışarıdan yiyecek ısmarlıyorlar! Hiç oldu mu ama, gün dediğin böyle mi olur -dikkaat, bilirkişi konuşuyor!- Aaah ah, bizim zamanımızda böyle miydi, nerde o çocukluğumda götürüldüğüm günler... Ama annem yeni evinin şerefine bu defalık kendisi hazırladı, ayıptır söylemesi kısır, poğaça ve haşhaşlı tatlı yaptı. Kısırı da pek güzel yapar kendisi, ünlüdür yani kısırı, yine herkes çok beğendi tabi. Anneme bu konuda azıcık çekseydim keşke...
Neyse, kadınlar geldi, ev gezildi, beğeniler, eleştiriler, benzetmeler -kaynımda da var misali- yapıldı, yiyecekler yenildi, çaylar içildi. Tabi şanslı olan bazılarımız -bkz. nedense ben- biten çayları doldurma, misafirlerle birlikte oturma ve sorulduğunda okulum bittiğine göre artık ne iş yapacağımı açıklamakla cebelleşme -hayır, herkes üniversiteyi bitirince işe başlamak veya evlenmek zorunda değil efendim ve bilmemkimin oğlundan/kızından bana nee!- görevleri verilmişti. Sonuncu görevi başarıyla tamamladığımdan pek emin değilim gerçi. Sonra Türk kahvesi içildi. Ve iki kişi (içlerinden en genç ikisi) fincanlarını kapattılar, başka biri de onlara fal baktı. O sırada içerde olan bir teyze (biz balkondaydık), balkona gelip bunların fal baktığını görünce başladı saydırmaya. Yok efendim çok günahmış da, bunlar hurafeymiş de, dinimizce yasakmış da, ne kadar cahillermiş de, böyle şeylere inanıyorlarmış da... Halbuki kimsenin inandığı falan yok, öylesine, eğlencesine bakıp gülüşüyorlardı. Bu kadın resmen nutuk attı hepimize, aydınlattı bizi sağ olsun... Sinir oldum, bunlar da küçük çocuk değil yani, koskocaman insanlar, bırak ne istiyorlarsa yaparlar, sana ne! Ama onlar da bir şey diyemediler kadın onlardan yaşça büyük diye, tamam bakmayalım deyip topladılar fincanları. Biraz sonraysa bu kadın kızıyla yaşadığı sorunlardan bahsetmeye başladı ve anlatırken öyle okkalı bir küfür savurdu ki, öylece bakakaldık hepimiz. Herkesin yüzünde şaşkınlıkla karışık otomatik bir gülüş gezindi ama bir iki sessiz tövbe tövbeden başka sesini çıkaran olmadı. Bunun sebebi, kadının büyük bir üzüntüyle ve çok konuşanlara özgü bir dil çabukluğuyla ara vermeden anlatıyor olmasının yanı sıra,  yaşından da kaynaklanıyordu. Niye bizden büyüklere, hayır efendim haksızsın deme hakkına sahip değiliz ki, nedir bu yaşa hürmet saçmalığı! Yaa sen değil miydin demin ahkam kesen, dinin gerekleri hakkında nutuk atan... Sen daha dilini tutmayı beceremiyorsan, dilindeki kötü sözden arınamamışken, sana mı kaldı başkalarına bu konularda emredercesine akıl vermek... diyebilsem ne güzel olurdu. Ama neyse ki günden dedikodu yapmayı öğrendiğim için yüzüne söyleyemediklerimi böyle arkasından konuşuyorum işte...