19 Kasım 2010 Cuma

Aras İstasyonu Maceralarım

Uyarı: Bu yazıyı abartaraktan birazcık uzun yazdım sanırım, ama sabredip sonuna kadar okuyana ödül var, benden söylemesi... :)


Geçen yıl Aralık ayında İTÜ’de, Ekoloji ve Evrim Kariyerleri adı altında düzenlenen, bu alanda çalışan bilim insanlarının gelip, ileride bu konularda çalışmayı düşünen öğrencilere, yaptıkları çalışmaları anlattıkları bir sempozyuma katılmıştım. Sunum yapan hocalardan biri Çağan Şekercioğlu’ydu ve bize KuzeyDoğa Derneği’nde yaptıkları heyecan verici çalışmaları anlattı. Ayrıca kuş halkalama istasyonlarına gönüllü olmak isteyen öğrencileri kabul ettiklerini söyledi. Yapılan çalışmalar çok ilgimi çekmiş ve beni heyecanlandırmıştı. İşte o günden itibaren KuzeyDoğa benim hayalim oldu. Gitmek için sabırsızlanıyordum ancak ilkbahar döneminde okulum devam ettiği için gidemedim. Güz dönemi için başvurduğumdaysa eylülün ortasına kadar istasyonlar doluydu. Ama bu deneyimi yaşamayı o kadar çok istiyordum ki okulun ilk iki haftasını ekmeyi göze alarak gitmeye karar verdim!
İlk birkaç günümü Kars’ta (Midnight Express adıyla anılan ve içinde kaç kişinin barınabildiği muamma olan, içerisinde gizli tüneller ve yeraltı bölmelerinin olduğuna inandığım Proje Evi’nde) ve (üzeri kuşlarla dolu muhteşem bir göl manzarasına sahip, gündüzleri çok sıcak, geceleri çok soğuk olan) Kuyucuk İstasyonu’nda geçirdikten sonra, asıl görev yerim olan Aras İstasyonu’na geldim.


Kuyucuk’tan sonra Aras oldukça yeşil ve sıcaktı. Burada sabah gün doğarken köydeki evimizden çıkıyor, yolumuzun üzerindeki iki adet su birikintisini, taşların üzerinden zıplayarak geçmemiz gereken zorlu bir yolculukla aştıktan sonra, halkalama istasyonuna varıyor ve gelen birbirinden değerli müşterilerimizi ağlardan toplamak üzere ağaçların arasına dalıyorduk. Ağların ilk kontrolüne sabah 6’da başlıyor, bir saat aralıklarla devam edip, son kontrolü de akşam 8’de yapıyorduk. Yakaladığımız kuşları torbalara koyarak halkalama karavanına getiriyorduk. Halkacımız, yakalanan kuşun morfolojik özelliklerine bakıp, (çeşitli uzunluk ve ağırlık) ölçümlerini alarak türünü belirleyip, bacağına halkalandığı yeri belirten bir halka takıyor ve sonra kuşu özgür bırakıyordu. Sabah ve akşam kontrollerinde müşteri sayısı oldukça fazlayken, kuşlar için şekerleme vakti olduğunu tahmin ettiğimiz öğle vakitlerinde işler kesatlaşıyordu. Bu da bize kitap okumak, kart oynamak, sohbet etmek, keşif gezilerine çıkarak maceraya atılmak ve birçok farklı canlı türü gözlemleyerek fotoğraf çekmek için yeterli zamanı yaratıyordu. Yapılacak tüm işleri (yemek, bulaşık, temizlik…) hep birlikte kolektif olarak gerçekleştirmemiz de çok keyifliydi.


Aras İstasyonu’nda ilk başta 7 kişiydik. Sedat, Merve, Lee, Meryem, Bilgesu, Efe ve ben. Daha sonra Meryemle Bilgesu gidince Esra geldi. Meryem ve Bilgesu İstanbul Üniversitesi Biyoloji bölümü 3. Sınıf öğrencileriydiler. Efe, Boğaziçi Psikoloji son sınıf öğrencisiydi. Merve, ki kendisi muhteşem yemekler yapan, istasyonun annesi konumunda olan, östrojen seviyesi tavan yapmış bir kişiydi, Pamukkale Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydi ve bu yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde modellemeyle ilgili bir araştırma projesine başlayacaktı. Esra, Gazi Üniversitesi’nde doktora yapıyordu. Çalışması kuş parazitleriyle ilgili olduğundan, o da halkalanan kuşlar salıverilmeden önce onlara masaj yaparak tüylerinden parazit örnekleri alıyordu. Esra’nın masajından sonra tüm kuşlar mayışıp kalıyorlardı. Hatta en çok ısıran kuşlardan biri olan Örümcek Kuşu bile onun elinden geçtikten sonra sersemlemiş, pamuk gibi olmuştu! Bazıları masajdan sonra bıraktığımızda o kadar mayışmış oluyorlardı ki, uçmuyorlardı. Böylelerine şekerli su takviyesi yapıp kendilerine gelmelerini sağlıyorduk. Tabi böyle masaj ve yemek servisi olunca halkaladığımız aynı kuşlar tekrar ağlara takılıyorlardı. Hatta bazıları arkadaşlarını da alıp Aras-Massage & Food Center’a tekrar geliyorlardı! Lee, annesi Fransız, babası İngiliz olan Kanadalı bir zoolog ve kuş aşığıydı. Lee tüm hayvanları çok seviyordu, sürekli onların peşindeydi, kurbağa, peygamber devesi vs. ne bulursa yakalayıp bize getiriyordu ama gözleri hep bir yandan gökyüzünde kuş arıyordu. Hatta daha sonra Taksim’de buluştuğumuzda, İstiklal’i gezerken bile gökteki kuşlara bakıyordu! Sedat, halkacımız idi. O kuşları halkalarken biz de onu izliyorduk. Birimiz kayıt defterine Sedat’ın yaptığı ölçümleri kaydediyorduk.  Bu arada Sedat da bize bir yandan kuşların türlerini, onları birbirlerinden nasıl ayırt edeceğimizi anlatıyordu. İlk olarak ise kuşları nasıl tutmamız gerektiğini gösterdi. Ya boynunu işaret ve orta parmaklarımızın arasında tutup, avcumuzla da vücudunu kavrayarak, ya da kuşun bacaklarını yine bu iki parmağımızın arasında tutup alttan ayaklarını da baş parmağımızla destekleyerek tutuyorduk.


İlk günlerimde ağlardan kuşları çıkarma konusunda biraz çekinmiştim. Daha önce hiç eline kuş almamış bir insan olarak bu doğaldı tabi. Çünkü ağlara yakalanan kuşlar, biz onları çıkarmaya çalışırken sürekli çırpınıyor, uçmaya çalışıyor ve bazıları da ısırıyordu. (Tabi bir de korkudan refleks olarak çiş ve kakalarını yapıyorlardı.) Asıl korkum ise, çıkarırken onlara zarar vermek, onları kurtarayım derken kanadını, bacağını kırmaktı! Neyse ki böyle bir şeye neden olmadım ve zamanla kuşları ağlardan çıkarabilmeye başladım. Ancak birkaç kuşu ağda kendilerini yaralamış halde bulduk. Bunlar, ağda çok fazla çırpındıkları, dolandıkları için onları bulduğumuzda bir yerlerini kesmiş haldeydiler. En kötüsü de, bir keresinde çok güzel büyük bir kuşu-yanlış hatırlamıyorsam Sarıasmaydı- boğazını ipe baya bi kestirmiş halde ağa takılı bulduğumuz zamandı. Böyle kuşlara da ilkyardım uyguladıktan sonra halkalamadan hemen salıyorduk.  


İstasyonun yakınında, yırtıcı ağının kurulu olduğu yerin hemen arkasında içinde bir sürü kırmızı ve yeşil elma ağaçlarının bulunduğu bir tarla vardı. Oradaki elmalara bakıp ne güzeller derken bir öğrendik ki, meğer o ağaçlardan biri bizimmiş! O sırada Kuyucuk’ta, ama genelde Aras’ta olan dernek çalışanı Yakup, bu ağacı sahibinden satın almış. Böylece taptaze ve tadı harika olan yeşil elmalardan bol bol, Yakup’un ağacını sömürürcesine yedik. Tabi ordaki bir sürü ağacın tam ortasında bir tanesinin başka birine satılmış olması da hayli ilginçti.


İstasyonda akşamları elektrik olmadığından lüks ile aydınlanıyorduk. Son kontrolleri de kafa fenerlerimizle yapıyorduk. Karanlıkta yaptığımız kontrollere yalnız çıkmamamızı söylemişlerdi. Ama ben bir defasında sondan bir önceki kontrole gittiğimde ağlarda çok kuş vardı ve bazılarıyla da baya uğraşmıştım çıkarabilmek için. Tabi işim uzun sürünce hava kararmaya başladı. Yanımda fener yok, orası da ormanlık, çalılık bir yer. Önümü zor görüyorum. Gündüz ağların yerini ezberlediğimiz ve her yeri görebildiğimiz için kolayca ilerleyebiliyorduk ama gece olunca her yer çok farklı gözüküyor, tanınmıyor. Kaldım öyle orada. Bir o tarafa gidiyorum yok, bir bu tarafa gidiyorum yok. O zaman bir tek Efeyle Sedat’ın numaraları vardı bende. İkisini de aradım, biri kapalı biri meşgul! Bir de orada yaban domuzlarının olduğunu biliyoruz. Oradayken ben hiç görmedim ama otların arasından geçerken açtıkları yolları görüyorduk. Yani bir de yaban domuzuyla karşılaşma korkusu var! Neyse sonra son ağı kontrol etmeden geri döndüm, içgüdülerimle geldiğim yolu bulmaya çalıştım ve sonunda karanlıkta istasyona dönmeyi başardım.


Yaban domuzu demişken, bir keresinde de 10. ağın civarında çalılık bir yerde leş kokusu duyduk. Birkaç kez daha duyup, herkes aynı kokuyu duyduğunu söyleyince, bu cinayetin peşine düşmeye karar verdik. Ayrıca önceki gün ben o tarafın kontrolünü yaparken, 10. ağın yakınında ilginç sesler –hani küçük çocuklar için oyuncaklar olur ya böyle içi hava doludur falan, bastırınca da cıyk diye ses çıkar, işte o ses gibi-duymuştum ve bu sesin yavru bir domuza ait olabileceğini düşünmüştüm. Ve hipotezim de anne domuzun öldüğü ve yavrusunun da onun ölüsünün başında olabileceği yönündeydi. Çünkü o civarda köylüler domuz avına çıkıp yaban domuzlarını öldürüyorlardı. Ertesi gün Lee, Efe ve ben CSI-Aras olarak olay mahallinde araştırmaya başladık. Çalıların arasına daldık, çamurlara batıp çıktık ama bir sonuç elde edemedik. Zaten o gün koku da kaybolmuştu. Demek ki ceset başka bir yere taşınmıştı. Sonra bunu av köpeklerinin yapmış olabileceğini düşünerek araştırmamızı noktalamak zorunda kaldık. Çünkü olay zaman aşımına uğramış ve deliller yok edilmişti.


Hee bir de tabi, önemsiz bir ayrıntı ama, Aras’ta boğulma tehlikesi yaşadım. Bir gün Lee ile birlikte bir keşif gezisine çıkmaya karar verdik. Karşıda görünen bir dağı hedefledik ve onun zirvesine çıkmaya karar verdik. Tabi bunun için önce Aras nehrini geçmemiz gerekiyordu. Ben baştan cesaret edemedim çünkü yüzmeyi doğru dürüst bilmiyorum, benim yüzmem boyumu geçmeyen yerlerdeki bir iki kulaç ve çırpınıştan ibarettir. Lee ise çok iyi yüzücü. Daha önce cankurtaranlık da yapmış, nehirlerde de yüzmüş biri. Zaten birkaç gün önce Aras Nehri’nde de yüzmüştü. Ve o yüzdüğünde sular daha alçakmış. En yüksek su seviyesinin benim belime bile gelmeyeceğini söyledi. Tabi o da benim yüzme bildiğimi farz ediyormuş. Neyse, biz bir poşeti ip olarak kullanıp, ikimiz de bileğimize geçirdik ve birbirimizden ayrılmamak için önlem aldık. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Baştan iyiydi, su seviyesi alçaktı ama nehrin dibindeki taşlar küçük küçüktü ve ayağımıza batıyordu. Ortalara geldikçe su seviyesi ve daha da önemlisi akıntı artmaya başladı, ama zor da olsa yavaş yavaş senkronize hareketlerle ilerliyorduk. Karşı kıyıya yaklaştığımızdaysa, sular azalacağına artmaya ve akıntı da deli gibi coşmaya başladı! Karşı kıyının böyle olacağını hiç düşünmemiştim, tabi nehri geçmenin bu kadar zor olacağını ve nehrin bu kadar kuvvetli akıntısının olacağını da… Karşı kıyıya yaklaştığımızda ben daha fazla ayakta duramadım ve bunu Lee’ye ‘ay em going’ şeklinde ifade ettikten sonra suyun yüzeyinde sürüklenmeye başladım. Neyse ki, bu arada Lee’nin çantasına tutunmuştum, birlikte sürükleniyorduk. Lee’nin çantasıyla birlikte kaldığım sürece sorun yoktu ama ondan ayrılıp, kendi başıma sürüklenmekten korkuyordum. Suyun kaldırma kuvveti o kadar fazlaydı ki, orada boğulmaktan değil de sonsuza kadar sürüklenip kıyıya çıkamamaktı asıl korktuğum. O anki hislerim o kadar garipti ki… Bir yandan ölüme ne kadar yakın durduğum çok aşikar, ama bir yandan da insan kendine yakıştıramaz ya hani, ben de yakıştıramıyordum kendime. Yok yaa, ama ben ölmem yaa, dimi yani şimdi durduk yere ne diye öleyim diyordum. Bir yandan da böyle bir ölümün ne kadar komik ve aptalca olacağını düşünüyordum. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberler gözümün önüne geliyordu: Kuş gözlemine gitti, Aras’ta boğuldu! İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde okuyan çok da güzel olmayan genç kız (bkz. Zaytung) Aras’ın sularında can verdi! Yüzme bilmeden nehre gidi, boğuldu! Falan… Çok utanç verici! Tabi asıl ailemin nasıl üzüleceğini düşündüm, çünkü buraya gelmemi hiç istememişlerdi zaten, hala ölürsem ben onlara nasıl hesap veririm diye düşünüyordum! Böyle işte, sanırım ölüme hiç bu kadar yakın durmamıştım. Neyse ki Lee’ye tutunuyordum ve o da kıyıya doğru yüzerek, kıyıdaki kayalara tutunup nehirden çıkabilmemizi sağladı. Böylece korkunç senaryolarımın hiçbiri gerçekleşmedi, çok şükür! Karşı kıyıya sağ salim çıktık, tabi boynumuza kadar ıslanmış vaziyette. Biraz dinlendikten sonra hedef dağımıza doğru yürümeye başladık. Dağa tırmandık. Tırmanırken de dağın bitki örtüsünü, üzerinde yaşayan canlıları, yuvalarını inceledik. Yükseldikçe yol dikleşti, tırmanış zorlaştı ama manzara da bir o kadar güzelleşti. Tabi yine ben tırmanırken bir yandan da aklımdan Yedi Numara dizisindeki Zeliha gibi, felaket senaryoları yazmaya devam ediyordum. Ya şimdi ayağımı bastığım terdeki taş-toprak sağlam değilse ve bastığım anda kayıverirse de, ben de tutunacak vakit bulamadan, geriye doğru yuvarlanaraktan aşağıya inerken, her bir parçam ayrı bir yere savrulursa ne yaparım… Neyse ki bu senaryom da gerçekleşmedi ve sonunda zirveye ulaştık. Zirveye çıktığımızda istasyondakileri aradım ve teleskopla bizim fotoğrafımızı çektiler. Zirvede biraz dinlendikten sonra inişe geçtik. İnişimiz sırasında çok güzel, rengarenk ve kocaman bir tırtıl gördük. O sarı otlarla kaplı çorak dağda böyle rengarenk bir tırtıl görmek çok ilginçti. Dağdan inince oraya yakın bir yerde bulunan iki taştan örülü evlere yakından bakmaya gittik. Terk edilmiş görünmelerine rağmen, içlerinden kimse çıkmamasını umarak evlerin içine girdik. Eğer evlerde yaşayan birileri olsaydı da ‘Eee, şeyy, biz nehrin karşısındaki komşularınızız, kahvemiz bitmiş de varsa sizden bir fincan ödünç almaya geldik’ diyecektik. Neyse ki kimse yoktu, biz de rahatça gezdik ve bol bol fotoğraf çektik. Artık dönüş vakti gelmişti. Ama ufak bir sorunumuz vardı, nehri tekrar geçmemiz gerekiyordu! Benim geçebilmem için de, nehrin daha farklı bir yerini-mümkünse daha alçak ve daha az akıntılı olan bir yerini-bulmamız gerekiyordu. Bu yüzden ben kıyıda beklerken, Lee nehrin pek çok farklı yerinden yürüyerek geçiş denemeleri yaptı ama tüm sonuçlar olumsuzdu. Tabi bu arada onun ayakları taşlar dolayısıyla mahvoldu. En sonunda yakında çalışan köylülerden yardım isteyip bizi Tuzluca’ya götürmelerini istemeye karar verdik. Tuzluca köye en yakın olan ilçeydi. Ama Tuzluca’ya gidince de oradan köye gelebilmek için taksi tutmamız gerekecekti çünkü ilçeden köye giden köy arabası günde bir kez çalışıyordu. Ama bu şekilde de epeyce bir dolanmış olacaktık. Üstelik yanımızda hiç para yoktu. İşte bu haldeyken köylülerden yardım istedik. Bunlar yaşlı bir amca ve teyze ile genç bir yeğenleri idi. Çocuk bizi nehirde akıntının az olduğu bir  yerden karşıya geçirebileceğini, iddia etti. Halbuki Lee orayı denemişti ama çocuk çok emin konuşunca tamam dedik. Üçümüz ele ele tutuşarak geçmeyi denedik ama olmadı yine akıntı çok kuvvetliydi, sürüklenmek üzereydim, yine geri döndük. Sedat’ı arayıp durumu anlattık. Köylülerin traktörüyle Tuzluca’ya gitmeye karar verdik. Ama önce onlar yapmaları gereken işleri bitirmek zorundaydılar. Kestikleri ağaçlardan çıkan odunları traktörlerine yüklüyorlardı. Biz de Lee ile onlara yardım ettik, hep birlikte odunları traktöre yüklemeye başladık. Bu arada Sedat aradı ve köylülerle konuşarak bulunduğumuz yeri tarif ettirdi. Olduğumuz yere yakında bulunan bir yola çıkmamızı, köy arabasını bizi almak üzere oraya gönderdiğini söyledi. Böylece Tuzluca’ya gitmeden daha yakın bir yoldan köye dönebilecektik. Teyze bizi yola kadar götürdü. Yola çıkana kadar baya bi yol yürüdük, teyze de biraz zor yürüyordu. Teyzeye sen bize tarif et yolu, bizimle yürüyüp yorulma dedim ama kabul etmedi. Ben sizi arabaya teslim etmeden bırakmam, bizim de evlatlarımız var, onlar da zor durumda kalınca onlara da başkaları yardım edicek dedi. Çok hoşuma gitti. Bu arada o gezdiğimiz iki taş evin yanından geçerken öğrendik ki, bunların biri o teyzeye aitmiş. Meğer orada önceden bir köy varmış ama Aras’ın suları hepsini götürmüş ve bir tek bu ikisi kalmış. Onlar da şimdi burayı depo gibi kullanıyorlarmış. Sonunda tam biz yola vardığımızda araba geldi ve bizi köye geri götürdü. Böylece kurtarıldık ve maceramız sonlandı. Ama geride ayaklarımızda (özellikle Lee’ninkilerde) sızlayan çizikler ve müthiş bir yorgunluğun yanı sıra, hayatımız boyunca unutamayacağımız heyecan dolu bir anı bıraktı! İstasyona vardığımızda Sedat, Aras’ın Ermenistan’a doğru aktığını, eğer sürüklenseydik Ermenistan’a kadar gidebileceğimizi söyledi. Hadi Lee’yi Kanadalı diye geri verirdiler ama seni vermezlerdi, artık sen de orada evlenir, çoluk çocuğa karışırdın dedi. Ben de ne, ben, evlenmek, tüh yaa fırsatı kaçırdım, acaba tekrar mı atlasam nehre, bak belki evlenirmişim diye derin düşüncelere dalarak kaçırdığım fırsatlara yandım… Ehh ne yapalım, kader kısmet…  
   
  
Giderken Kars’a trenle 40 saatlik bir yolculukla gitmiştik. Yolculuk uzundu ama gayet rahattı. Trenle Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna seyahat etmek ve yoldaki o coğrafyanın değişimini adım adım yaşamak çok keyifliydi. Önce batıda her yer yeşillik, ortalara gittikçe sapsarı düzlükler, geniş bozkırlar çıkıyor karşına, doğudaysa her yer çorak ve yüksek olan dağ ve kayalıklarla dolu. Ama hepsinin de güzelliği ayrı! Dönüşteyse Iğdır’dan otobüsle 24 saatlik bir yolculuk yaparak döndük. Yolda iki kez jandarma otobüsü durdurdu ve erkeklere kimlik kontrolü yapıldı, hani asker kaçağı falan var mı diye herhalde. İkinci durduruluşumuzda bavullara da baktılar ve kilitli, şifreli çantası olanlardan bunları açmaları istendi. Ve bagajda sahipsiz şifreli siyah bir çanta bulundu. Askerler otobüsteki tüm yolculara sordular, kiminse bu çanta sadece içine bakacağız, sahibi kimse çıksın, yoksa kırmak zorunda kalacağız dediler kaç kez ama çantayı kimse sahiplenmedi. Bu yüzden baya bi bekledik yolda. Sonunda çantayı kırıp açtılar ve içinden ruhsatsız silah çıktı. Ve bir de kimlik! Böylece çantanın sahibi de bulundu. Meğer, otobüste karısıyla birlikte seyahat eden yaşlı bir amca vardı uzun beyaz sakallı, cüppeli falan, daha önce görüp ne kadar tatlılar diye düşünmüştüm (evet, yaşlıları, özellikle yaşlı çiftleri çok seviyorum), onunmuş çanta! Bu arada tabi otobüstekilerden, naptın sen hacı yaa, cık cık cık sesleri yükseliyordu…   
 

İstanbul’a dönmeyi hiç istemedim. Hatta otobüsü beklerken Efe’ye, ya ben dönmesem, hep burada yaşasam böyle olmaz mı dedim, acaba otobüse binmesem mi kararsızlığını yaşadım. Ama ne yazık ki er ya da geç gerçek hayata dönmem gerekecekti. Ertelesem ne zamana kadar erteleyebilirdim ki bu dönüşü? Zaten insanın hem en kötü, hem de en iyi özelliği her şeye zamanla alışması. Gerçek hayata da nasıl olsa zamanla tekrar alışacaktım.


Uzun lafın kısası, birçok macara yaşamamın yanı sıra, Aras’ta birçok kuş türü gördüm ve öğrendim, çeşit çeşit kelebek, kurbağa, fare, böcek, örümcek, çekirge gözlemledim ve KuzeyDoğa çatısı altında gönüllü olarak toplanmış, oradaki günlerimi birlikte geçirdiğim ve her zaman sevgiyle hatırlayacağım Homo sapiens üyeleriyle yaşayarak harika vakit geçirdim. İyi ki varsın KuzeyDoğa!     

Not: Ödül mü, ne ödülü, ödül ne arar la bu blogda! :) Hem sabrın sonu selamettir, hepinize bol keseden selamet dağıtıyorum...

1 yorum:

Tuba dedi ki...

Ben ödül var diye okumuştuuum, hıhh..:p