23 Ekim 2010 Cumartesi

Zifiri Aydınlık

Geçen yıl İTÜ Kadının Atölyesi Kulübü olarak 8 Mart'ta gösterilmek üzere her birimizin kendi hikayelerimizi anlattığımız birer video hazırlamıştık. Bu da benimkisi, izleyemeyenler için sadece ve sadece bu blogda! Gel vatandaş, geeel... :)
video

17 Ekim 2010 Pazar

Sevgi Neydi?




Yaklaşık bir buçuk aydır evde olduğumdan ve yapacak da bir işim olmadığından bol bol kitap okuma fırsatı buldum.  Çok da eyi oldu, çok da gözel eyi oldu yani… Çünkü dönem içinde derslerdi bilmemneydi birtakım koşuşturmacalardı derken okumaya istediğim kadar vakit ayıramıyorum, okuyayım diye kendimi zorladığımda ise bir süre sonra kendimi kitap elimde çok garip pozisyonlarda uyumuş vaziyette yakalıyorum. İşte bu nedenle tatil benim için kitap açısından önemli bir fırsattı ve verimli de geçirdiğimi söyleyebilirim. (Tabii ev ahalisi bu durumdan hiç de memnun değildi. Verimlilik konusunda da aynı fikirde değildik. Yine her fırsatta ‘Yüzünü yemekten yemeğe görüyoruz, odandan dışarı çık biraz hava al vs vs vs…’ azarlarını işittim. Onlara göre bütün gün boş boş yatıyordum. Halbuki bi çıksam şööyle ‘kız gibi’ ortalığı birr güzel silip süpürseem, yemek yapsaam, bütün gün çamaşır-bulaşık yıkasaam, işte o zaman günümü ne kadar verimli kullanmış olacaktım ve dünyada onlardan mutlusu olmayacaktı… Kime çektiysem ben böyle, aah ah!). 








Elimde ne zamandır okumak istediğim Cengiz Aytmatov’un kitabı vardı. Kitabı vakt-i zamanında bir sahaftan almıştım, 1974 yılında sarı saman kağıda basılmış eski bir kitap. Bütün eserleri-1 adıyla yayınlanmış, içinde Cemile, Selvi Boylum ve Gülsarı var. Selvi Boylum’u okumayı çok istiyordum çünkü ondan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım’ı bu yıl yeni izlemiş ve hayran kalmıştım... 
















İzlemeden önce Selvi Boylum Al Yazmalım filminin methini çok duymuştum, konusunu az çok biliyordum, televizyonda da sürekli çıkardı ama ben nedense hiç doğru düzgün baştan sona izleyememiştim bir türlü. Türk filmlerini seven, hepsini tekrar tekrar izlemekten bıkmayan biri olarak onun da diğerleri gibi güzel olduğunu tahmin ediyordum ama aşırı derecede övülmesi karşısında, herhalde biraz fazla abartıyorlar diye de düşünüyordum. Taa ki…Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yenilenmiş versiyonu bu yıl tekrar sinemalarda gösterime girene dek… Bu haberi duyunca bunun kırk yılda bir bile elde edilemeyecek kadar güzel bir fırsat olduğunu anladım. Eski bir Türk filmini sinemada izlemek… Bana kalırsa, düşüncesi bile heyecan vericiydi. Üstelik başrolde Türkan Şoray varken, bu fırsat kesinlikle kaçmazdı. 
















Elifim deskmeytimle gittik izledik filmi ve gerçekten çok beğendik. Benim izlediğim en güzel filmler listemde en üst sıralara yerleşti kendisi. Filmden-benim gibi izlemekte geç kalmış cahiller hala var mı bilmiyorum ama- kısaca bahsetmek gerekirse, Asya bir köylü kızı, İlyas kamyonuna aşık bir yük taşıyıcısı. Bunlar bir gün karşılaşıp birbirlerine aşık oluyorlar ve İlyas Asya’yı kaçırıyor. Bir çocukları oluyor Samet. Bunlar mutlu mesut yaşarken, İlyas’ın işiyle ilgili sorunlar çıkıyor ve hayata küsüyor, eviyle ilgilenmemeye başlıyor. Teselliyi de aynı işyerinde sekreter olarak çalışan bir kadında buluyor. Asya bunu görünce oğlunu alıp evi terk ediyor. Asya’ya ve çocuğuna Cemşit sahip çıkıyor, birlikte yaşamaya başlıyorlar. İlyas pişman olup evine dönünce Asya’yı bulamıyor. Ve yıllar sonra İlyas bir kaza geçirdiğinde, çok merhametli bir adam olan Cemşit’in onu evine götürmesiyle yolları tekrar kesişiyor. Tabii Asya arada kalıyor.











Klasik Türk filmlerinden oldukça farklıydı. Filmin en sevdiğim yanı, olaylara başrollerdeki üç kişinin de gözünden bakabilmemizi sağlayan iç seslerdi. Kitaptaysa biraz daha farklı biçimde anlatılıyor, bir gazeteci farklı zamanlarda İlyas ve Cemşit (kitapta adı Baytemir) ile karşılaşıyor ve ikisinin de ayrı ayrı hikayelerini dinliyor. Yani kitapta olayları İlyas’tan ve Cemşit’ten dinliyoruz, Asya’yı (kitapta Aysel olarak geçiyor) da onların gözünden görüyoruz. 






Kitapların her zaman onlardan uyarlanan filmlerden çok daha güzel olduğunu iddia eden biri olarak, ilk kez-ve belki de son kez- Selvi Boylum Al Yazmalım’ın bu inancımı yıktığını söyleyebilirim. Ben şahsen filmi kitaptan çok  daha fazla beğendim. Tabii bunda kitabı okumadan önce filmi izlememin ve filmde Türkan Şoray’ın olmasının  büyük etkisi olduğunu düşünüyorum-Aytmatov’a haksızlık etmek istemem doğrusu. 







Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri, İlyas diğer kadının evinde ve üstü çıplak, Asya da kadının evinin önüne gelmiş ve evin perdesi açık olduğu için onları uzaktan görebiliyor. Bu sırada kadın İlyas’ı göğsünden öpüyor. Ve Asya’nın gözleri dolarken, iç sesi çok masum bir şekilde ‘Ben kocamı hiç göğsünden öpmedim’ diyor… O kadar hüzünlü bir sahneydi ki!.. 









Ve tabi bir de filmin meşhur son sahnesi var beni etkileyen, etkilenmemenin mümkün olmadığı... İlyas, Samet’i kamyonuyla gezdirirken ona kendisiyle gelmek isteyip istemediğini sorar. Samet başta olur der ama sonra yolda babası bildiği Cemşit’i görünce ağlamaya başlar, babasının yanına gitmek ister. Bu arada Asya da kamyonun peşinden koşmaktadır. İlyas kamyonu durdurur, Asya koşarak gelir. Samet de annesine koşar, sarılır. Asya ve Samet, İlyas’a doğru yürürler. Tam yaklaştıkları sırada  Cemşit koşarak diğer yönden gelir ve İlyas’ın arka tarafında biraz uzakta durur. Onu gören Samet, ‘Babacım’ diyerek ona doğru koşar, sarılır. İlyas, Asya’ya bakar, ‘Asyam’ der. Asya ne yapacağını bilmez halde ona doğru yaklaşırken düşünür: ‘Samet Cemşit’e baba demişti, onu babalığa seçmişti. Sevgi neydi?... Sevgi emekti...’ İlyas’ın yanından ağlayarak geçer, Cemşit ve Samet’in yanına gider. Ben ağlamaktan helak olurum, nafile kendimi tutmaya çalışırım. Işıklar açılır. Elifle birlikte ‘Salak herif, niye böyle yaptın, yazık değil mi Asya’ya, hadi sana müstehak bu, ama Asya’nın ne suçu vardı, erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız’ şeklinde İlyas’a saydırarak sinemayı terk ederiz. 




Filmin en sonunda fotoğraflar eşliğinde duyduğumuz sözler:

Durursam bir daha kurtulamam.
Ziyanı yok, gülüşü yeter bize.
Yüreğim kaydıysa günah mı?
Çamura saplansam yardıma gelir misin?
Elini tuttum, sıcacıktı. Yüreği elindeymiş gibi…
Elinden tutuversem benimle gelir mi?
Seninim işte, alıp götürsene beni!
Elveda Asya, elveda selvi boylum, al yazmalım, elveda. Bitmemiş türküm benim…


Dipnot: Bu da yine eski bir yazımdı, bir ayı aşkın zaman önce, evdeyken başlamıştım, bugün tamamlayabildim (Bkz. makale okumaktan kaçabilmek için yapılabilecek şeyler). Yakın bir zamanda -muhtemelen bir başka makaleden kaçarken- Kars & Iğdır maceralarımı da anlatmayı planlıyorum, bekleyiniz...