24 Mart 2013 Pazar

Nasıl Ya?


Son zamanların yaşıtlarım arasındaki en popüler konusuna yeniden geri dönüyorum. Belki de kendimi tekrarlayacağım ama olsun. Peki konumuz ne mi? Büyümek… Hepimiz şu an büyümüş olmanın şaşkınlığı içerisindeyiz. Ne ara oldu bu iş? Niye kimse bize söylemedi? Niye kimse uyarmadı? 'Dikkat dikkat sayın 1988 doğumlu Aslı Erdoğan yetişkinliğe doğru son hızla yol almaktasınız, güvenliğiniz için lütfen en kısa sürede müsait bir yerde sağa çekiniz veyahut en yakın kavşaktan U dönüşü yaparak çocukluğunuza dönünüz.' Gerçi bunu söyleseler ne olacaktı ki? Çıkmışız bir kere yola, dönmek ne mümkün!

Hayatımda (Evet, ben bir bireyim ve benim de bizzat kendime ait bir hayatıM var, bunu söyleyebilmeliyim artık. Lisanstayken yurtta kalıyordum ve ortak mutfağımızda bir kızın bir arkadaşına ‘Hayatımda hiçbi şey yolunda gitmiyo yaa, üff’ şeklindeki yakınmasını işitmiştim. Ve hayretler içerisinde kaldığımı hatırlıyorum. Onun bir hayatı vardı. Hayat, ona aitti. Hayatım demişti, sahiplenmişti onu. Ya ben? Benim var mıydı iyelik eki takıp sahiplenebileceğim bir hayat? Herkesin olduğuna göre, benim de vardı şüphesiz. Ama hayata hayatım diyebilmek bile başlı başına bir büyümüşlük göstergesi gibi gelirdi bana. Ya da sadece çok önemli kişiler hayatım deme ayrıcalığına sahip olabilirmiş gibi düşünürdüm. ‘Öyle değil ama, öyle değil. Bunlarla bi ilgisi yok, herkesin var sahip olduğu bir hayat’ şeklinde kendime yaptığım telkinlerle hala zorlanarak kullanmaya çalışıyorum bu kelimeyi, neyse) bazı radikal değişiklikler oldu bu arada. Sanırım önce ondan bahsetmeliyim. Şöyle ki, artık iş güç sahibi bir insanım. Bilindiği üzre Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünden mezun oldum ve hatta yüksek lisans da yapmaktaydım. Fakat Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’na başvurarak Histoloji ve Embriyoloji bölümüne atandım. Yani şu an İ.Ü.’nde bu alanda araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım ve tabii yine bu alanda yüksek lisansa başladım. Genetik’teki yüksek lisansımın akıbeti ne olacak ben de bilmiyorum henüz, belki bir ara fırsat bulup onu da bitirebilirim diye ümit etmekteyim. Neyse işte, bilgilendirme bölümünü de geçtiğimize göre anlatmak istediğim kısma gelebilirim artık. Şimdi ben Ar. Gör. oldum ya, Tıp öğrencilerinin pratik derslerine asistan olarak giriyorum. Öğrencilere incelemeleri gereken 10 tane örnek dağıtıyoruz. Şimdilik bunlardan 5’i embriyolojik gelişim süreçleriyle ilgili, 5’i de epitel dokuyla ilgili. İlk bir saat hoca projeksiyon aletiyle kendi mikroskobunda çalıştığı örnekleri öğrencilere gösteriyor, şu örnekte şu yapıyı, bunda ise bunu göreceksiniz şeklinde. İkinci saatte ise öğrenciler kendi ellerindeki örnekleri inceleyerek bu yapıları bulup çizmeye çalışıyorlar. Bulamayınca haliyle bizden yardım istiyorlar, seslenirken de ‘hocam’ diyorlar, ben yine şaşırıp kalıyorum, ‘Ben mi, hoca mıyım ben yani şimdi’ diye. Yakında da sınav gözetmeni olacağım başlarına. Böyle işte, büyüdüm de bir nevi hoca bile oldum. Ne ara gelebildim bunları yapabilecek yaşa? Ben hala o öğrencilerin yerinde görüyorum kendimi. Öyleyim de aslında ama hem de değilim bi yandan. Off çok karışık bu işler…


Bunları düşününce Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’daki sözleri geldi aklıma. (Önemli not: Kitabı okumanız kadar Seyyar Sahne’nin sergilediği oyunlaştırılmış halini de izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. 130 dakika süren bu tek kişilik performansta Erdem Şenocak harikalar yaratıyor. Ben 3 kez izledim!) Kitabın kahramanı Hikmet Benol. Karısından ayrılıp bir gecekonduda yaşamaya başlıyor. Diyor ki:

Oysa, bu şirin bölgenize ilk geldiğim gün albayım, çocuklar benimle ilgilendiler: Çevreme toplanıp, ‘Adama bak’ dediler. (Artık çok genç bir insan olmadığımı belirten bu ‘adam’ sözü beni biraz üzüyor. Belki, kendini genç hissetmek isteyenler için başka bir kelime bulunabilir, ne dersiniz?) Otobüste de şoförün yanında durmayı seven mektep çocukları, ben ön kapıya doğru yürüyünce, birbirlerine, ‘Adama yol verinde geçsin’, diyorlar. Fakat mahalle çocuklarının ilgisi başkaydı: ‘Bütün gözler ona çevrilmişti’ diye yazarlar ya kitaplarda romancılar, ben bir yere girince bana öyle bakılsın isterim. Çocuklar bunu anladılar; hepsi de yeni bir ‘adam’ geldiğinin farkındaydı. Ben de onların yaşındayken ‘adam’ olmak hayata atılmak istiyordum. Önce hayata atıldım. Fakat bunu nasıl yaptığımı bir türlü anlayamadım. (Bir durumdan başka bir duruma nasıl geçtiğimi zaten bir türlü kavrayamam. Mesela, karanlıktan sonra birdenbire nasıl aydınlık olur, albayım? Siz hiç görebildiniz mi?) Herhalde bir süre, hiç kımıldamadan beklemeliydim; sonra hayata yavaş yavaş atılmalıydım. Oysa bana birdenbire işte evlendin ya, hayatını kazanıyorsun ya, o halde hayata atıldın, dediler. (Tam atıldığım sırada söyleselerdi ya.)    

Yavaş yavaş atılamıyoruz işte hayata. Her şey birdenbire, pat diye oluveriyor anlamadan. Bize düşen ise ne kadar yaşlansak da büyüdüğümüze inanamadan, ‘Nasıl ya?’ diyerek şaşkınlık içerisinde geçen yıllara bakakalmak oluyor. 

Niye Sevmeli?

*

İşte insan birini bu yüzden sevmeli. Bir sokağın kaldırımında telaşsız, sallana sallana yürüyebilmek için. Akşam karanlığında, sokak lambalarının loş ışığı altında. Hava biraz soğuk ve hafiften yağmurlu. Elinde elinin sıcaklığı. Kalabalıktan uzakta. Edilen sohbetin tadı damağında. Neşesi kahkahalarda. Arada gelen kaçamak öpüşler… Utangaç ve özlem dolu. Çalışmışsın bütün gün, koşturmuşsun, yorulmuşsun çok. Ama geçmiş şimdi hepsi. Huzur içindesin. İnsan birini bu yüzden sevmeli. Birlikte, sakin yürüyebilmek için.