8 Aralık 2016 Perşembe

Şimdiye Ağıt

John William Godward - Dolce far niente (Sweet nothings)

Dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına... Gittikçe daha mı yalnızlaşıyor insan ne? Etrafındaki herkes dağılıyor bir yerlere. Sense hala, hep aynı yerde kalıyor gibisin. Arka koltukta unutulmuş gibi. Değişmeyen tek şey arka planda çalan Ezginin Günlüğü. Can sıkıntısı ve eksiklik hissiyle geçen günler. Önceden ne yapıyordun sen? Yine böyle mi hissediyordun? Sanki hep geçmişte daha mutluydun gibi geliyor. Ama değildi galiba. Evet, değildi. Dışarı çıkmak istiyorsun. Soğuk. Gece-ve geceler kısa artık, bu sevinci de aldılar elinden. Aydınlık bir güne bile başlatmıyorlar artık.

Yapılması gereken çok şey var. Serili çamaşırlar toplanacak. Makinedeki çamaşırlar asılacak. Mutfakta bulaşıklar toplanacak. Bulaşık makinesi çalıştırılacak. Çarşaflar değiştirilecek. Haftaiçi koltuğun üzerine gelişigüzel yığdığın giysiler-giyisi değilmiş giysiymiş bak bunu lisedeyken öğrenip çok şaşırmıştın sence kesinlikle giyisiydi çünkü- toplanacak. Şu an için acelesi yok ama ders çalışsan da fena olmaz-evet haklısın bu akşam da çalışma sonra çalışırsın. Anne baba aranacak, iyi olduğun bildirilecek. Ev temizlenecek-ama her zamanki gibi daha idare eder yaa, onu sonra yaparsın. İzlemek istediğin filmler, okumak istediğin kitaplar var-yok şimdi onlara vakit ayıramazsın, zaten o kalın kitabı da bitiremedin 3 ay mı oldu, artık kabullen çok kalın kitap okumak yok sana, yapamıyorsun. Öylece oturmak en iyisi. Dolce far niente.

Bazen çok yalnızsın. Sebebi de yok. Deniz kenarına gitsen düzelir mi acaba. Üzgün suratla olmaz, işe yaramaz, denedin daha önce. Kalabalığa karışmak. Bunalırsın, sana göre değil. Yolculuğa çıkmak. Belki. Ama... Bu şehir arkandan gelecek, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın.

Çaresi var mı bilmem. Yapılması gereken çok şey var. Yapacak hiçbir şey yok. 

31 Ekim 2016 Pazartesi

Fikirler Falan... (2)

Eğer bitki çayını yalnızca hasta olduğunda değil de, kış gecelerinde sana iyi geldiğini hissederek, severek içmeye başladıysan bence biraz yaşlandın demektir. :/

2 Haziran 2016 Perşembe

Fikirler Falan... (1)

Havalar ısındığında ve ilk kez kısa kollu giymeye başladığında evden çıkarken üzerine giydiğin ceketin çıplak kol ile teması hissi - garip bence.

8 Kasım 2015 Pazar

Şiirimsi Bir Şeyler


   SARMA
Bir sevgilim var
Omzu çardak,
Gözleri üzüm,
Kucağı yaprak.
Sarmalar beni,
Sevinç dolarım.

26 Ocak 2014 Pazar

Tembelin Uyanışı




Gece ev arkadaşıyla birlikte 1952 yapımı bir Amerikan filmi izlemeye başlamıştı. Çok da güzel gidiyordu film. Zamanın hızlı ayak figürleriyle kulaklar ağızlarda gülerek yapılan neşeli danslarıyla doluydu. En sevdiği! Ama daha yarısında gözlerinden uyku süzülmeye başlamıştı. Bir de sol üst göz kapağının içe bakan kısmında baş gösteren şey -arpacık mıdır ne halttır- hafifen batıyor, gözünü kapatmaya zorluyordu. Daha fazla dayanamayıp arkadaşına iyi geceler dileyerek odasına yollandı. Ertesi gün pazar olmasına rağmen erken kalkıp güne çok şey sığdırmak temennisiyle telefonunun alarmını dokuz buçuğa kurdu. Başka hiçbir şey yapmadan kendini yatağa attı. Çabucak uykuya daldı.

Sabah alarmı çaldığında hemen kapattı ve uyumaya devam etti. Hala çok uykusu vardı. Onda tekrar gözlerini açtı. Mutfaktan hazırlanan kahvaltının sesi geliyordu. Kalkayım artık diye düşündü. Ama üşüyordu biraz. Azıcık daha yatağın içinde kalıp ısınıp öyle kalkayım diye düşünerek yorganına daha sıkı sarıldı. Ve yine uyuyakaldı. On buçuk gibi tekrar uyandı. Artık kalkayım yeter diye düşündü. Sonra düşünceleri başka yerlere kaydı. Dün ne güzeldi. Sakin bi gündü ve evde geçirmiştiler o günü de. Ama güzeldi. Sadeydi. Dünü düşündü uzun uzun. Tekrar canlandırdı hayalinde. Yarı uyur yarı uyanıkken aktı zaman üzerinden. Saat on biri geçiyordu bilmem kaçıncı kez güne uyandığında. Bu kez düşünmeye mahal vermeden hemen harekete geçti. Yoksa yine düşünme-hayal-uyku-uyanma döngüsüne girecekti.

Evet, saatini kurup erken kalkması iyi olmuştu. Gün erken başlayacak ve ona bir sürü şey sığdıracaktı ne güzel. Kendi kendine sırıttı. İlk kez değildi nasılsa kendini kandırışı. Artık alışmıştı.

28 Nisan 2013 Pazar

Büyüklere Yasaklar



Artık oyun oynamıyor olmamız çok saçma değil mi? Niye bizden büyük, durgun, olgun, sıkıcı davranmamız bekleniyor? Ne değişti ki, çocukluğumuzla yetişkinliğimizin farkı ne? Neden kendimizi artık sokaklara vurup akşam ezanı okunana kadar deliler gibi koşup oyun oynamıyoruz? Niye artık iki dakka koşunca hemen yorulup yorgunluğumuza teslim oluyoruz? (Çocukken sonuna dek direnmez miydik, hatırlayın!) Neden artık arkadaşımızın evine çat kapı gidip onu oyuna sürüklemiyoruz? Niye her gördüğümüz ağacın tepesine çıkıp meyvelerine dalmıyoruz? Sanki yetişkinliğe geçişte toplumca gizli bir antlaşma imzalıyor gibiyiz. Artık koşup oynanmayacak, yaramazlık yapılmayacak, ciddi suratlar takınılacak, sıkıcı ve döngüsel bir hayat yaşanılacak…

Çok özledim çamurla oynamayı. Niye artık oynamıyoruz? Neler neler yapardık çamurdan. Sonra da yaptıklarımızı kurutup onlarla oyun oynardık. Üstümüz başımız kirlenecek diye dert etmezdik hiç. Gözümüze kestirdiğimiz herhangi bir yere oturuverirdik umursamadan. Suyu toprağa döker, başlardık yoğurmaya, şekil vermeye. Çamurdan yaptığımız şey bir yemekse mesela, onun üzerini süsleyecek baharatımız da kiremit tozu olurdu. Tabii kiremit tozu yapmak için de emek harcamak gerekirdi. Kiremitleri taşa olanca gücümüzle sürterdik. Asma yapraklarının içine çamur doldurup sararak sarma yapardık. Bahar gelince komşu bahçedeki erik ağacının tepesiydi bizim mekanımız. O yeşil erik de öyle bir ekşi ve güzeldi ki… Evden biraz tuz getirip bana bana yerdik. Bir de vişne ağacı vardı yan bahçede. Vişneleri de iki bisküvi arasına koyarak bir nevi tatlı yaparak yerdik. Arada sırada annelerimizden piknik yapıcaz biz deyip yağlı ekmek isterdik. Ekmeklerimizi alıp yan bahçede çimenlerin üzerinde yiyip mutlu olurduk. Evcilik, yakalamaç, ortada sıçan, istop, saklambaç, uzay, seksek, 9 kiremit, 9 aylık… Oyunlardan biri biter biri başlardı. Susayınca suyu bizim bahçedeki çeşmeden içerdik.


Büyüdükçe oyunlar yasak oldu bize. Hepimizin çok daha önemli, ciddi işleri oldu. Steril ortamlarda yaşayıp suyu şişeden içer olduk. Piknik anlayışımız 2 gram yeşilliğin içindeki kafelerde parası neyse verip bir kuş sütünün eksik olduğu kahvaltılar yapmaya dönüştü.

Doğadan niye koptuk bu kadar? Nasıl bu kadar uzaklaşabildik? Yine oynasak ya çamurla. Yine yuvarlansak ya çimlerde. Yine çıksak ya ağaç tepelerine. Mutlu olabilsek ya yine bir yağlı ekmekle. 


Not: Yazıdaki fotoğraflar Reha Erdem'in 5 Vakit filminden. Filmde çocukların yeşillikler içindeki uyuma sahneleri öyle güzel ki...

24 Mart 2013 Pazar

Nasıl Ya?


Son zamanların yaşıtlarım arasındaki en popüler konusuna yeniden geri dönüyorum. Belki de kendimi tekrarlayacağım ama olsun. Peki konumuz ne mi? Büyümek… Hepimiz şu an büyümüş olmanın şaşkınlığı içerisindeyiz. Ne ara oldu bu iş? Niye kimse bize söylemedi? Niye kimse uyarmadı? 'Dikkat dikkat sayın 1988 doğumlu Aslı Erdoğan yetişkinliğe doğru son hızla yol almaktasınız, güvenliğiniz için lütfen en kısa sürede müsait bir yerde sağa çekiniz veyahut en yakın kavşaktan U dönüşü yaparak çocukluğunuza dönünüz.' Gerçi bunu söyleseler ne olacaktı ki? Çıkmışız bir kere yola, dönmek ne mümkün!

Hayatımda (Evet, ben bir bireyim ve benim de bizzat kendime ait bir hayatıM var, bunu söyleyebilmeliyim artık. Lisanstayken yurtta kalıyordum ve ortak mutfağımızda bir kızın bir arkadaşına ‘Hayatımda hiçbi şey yolunda gitmiyo yaa, üff’ şeklindeki yakınmasını işitmiştim. Ve hayretler içerisinde kaldığımı hatırlıyorum. Onun bir hayatı vardı. Hayat, ona aitti. Hayatım demişti, sahiplenmişti onu. Ya ben? Benim var mıydı iyelik eki takıp sahiplenebileceğim bir hayat? Herkesin olduğuna göre, benim de vardı şüphesiz. Ama hayata hayatım diyebilmek bile başlı başına bir büyümüşlük göstergesi gibi gelirdi bana. Ya da sadece çok önemli kişiler hayatım deme ayrıcalığına sahip olabilirmiş gibi düşünürdüm. ‘Öyle değil ama, öyle değil. Bunlarla bi ilgisi yok, herkesin var sahip olduğu bir hayat’ şeklinde kendime yaptığım telkinlerle hala zorlanarak kullanmaya çalışıyorum bu kelimeyi, neyse) bazı radikal değişiklikler oldu bu arada. Sanırım önce ondan bahsetmeliyim. Şöyle ki, artık iş güç sahibi bir insanım. Bilindiği üzre Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünden mezun oldum ve hatta yüksek lisans da yapmaktaydım. Fakat Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’na başvurarak Histoloji ve Embriyoloji bölümüne atandım. Yani şu an İ.Ü.’nde bu alanda araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım ve tabii yine bu alanda yüksek lisansa başladım. Genetik’teki yüksek lisansımın akıbeti ne olacak ben de bilmiyorum henüz, belki bir ara fırsat bulup onu da bitirebilirim diye ümit etmekteyim. Neyse işte, bilgilendirme bölümünü de geçtiğimize göre anlatmak istediğim kısma gelebilirim artık. Şimdi ben Ar. Gör. oldum ya, Tıp öğrencilerinin pratik derslerine asistan olarak giriyorum. Öğrencilere incelemeleri gereken 10 tane örnek dağıtıyoruz. Şimdilik bunlardan 5’i embriyolojik gelişim süreçleriyle ilgili, 5’i de epitel dokuyla ilgili. İlk bir saat hoca projeksiyon aletiyle kendi mikroskobunda çalıştığı örnekleri öğrencilere gösteriyor, şu örnekte şu yapıyı, bunda ise bunu göreceksiniz şeklinde. İkinci saatte ise öğrenciler kendi ellerindeki örnekleri inceleyerek bu yapıları bulup çizmeye çalışıyorlar. Bulamayınca haliyle bizden yardım istiyorlar, seslenirken de ‘hocam’ diyorlar, ben yine şaşırıp kalıyorum, ‘Ben mi, hoca mıyım ben yani şimdi’ diye. Yakında da sınav gözetmeni olacağım başlarına. Böyle işte, büyüdüm de bir nevi hoca bile oldum. Ne ara gelebildim bunları yapabilecek yaşa? Ben hala o öğrencilerin yerinde görüyorum kendimi. Öyleyim de aslında ama hem de değilim bi yandan. Off çok karışık bu işler…


Bunları düşününce Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’daki sözleri geldi aklıma. (Önemli not: Kitabı okumanız kadar Seyyar Sahne’nin sergilediği oyunlaştırılmış halini de izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. 130 dakika süren bu tek kişilik performansta Erdem Şenocak harikalar yaratıyor. Ben 3 kez izledim!) Kitabın kahramanı Hikmet Benol. Karısından ayrılıp bir gecekonduda yaşamaya başlıyor. Diyor ki:

Oysa, bu şirin bölgenize ilk geldiğim gün albayım, çocuklar benimle ilgilendiler: Çevreme toplanıp, ‘Adama bak’ dediler. (Artık çok genç bir insan olmadığımı belirten bu ‘adam’ sözü beni biraz üzüyor. Belki, kendini genç hissetmek isteyenler için başka bir kelime bulunabilir, ne dersiniz?) Otobüste de şoförün yanında durmayı seven mektep çocukları, ben ön kapıya doğru yürüyünce, birbirlerine, ‘Adama yol verinde geçsin’, diyorlar. Fakat mahalle çocuklarının ilgisi başkaydı: ‘Bütün gözler ona çevrilmişti’ diye yazarlar ya kitaplarda romancılar, ben bir yere girince bana öyle bakılsın isterim. Çocuklar bunu anladılar; hepsi de yeni bir ‘adam’ geldiğinin farkındaydı. Ben de onların yaşındayken ‘adam’ olmak hayata atılmak istiyordum. Önce hayata atıldım. Fakat bunu nasıl yaptığımı bir türlü anlayamadım. (Bir durumdan başka bir duruma nasıl geçtiğimi zaten bir türlü kavrayamam. Mesela, karanlıktan sonra birdenbire nasıl aydınlık olur, albayım? Siz hiç görebildiniz mi?) Herhalde bir süre, hiç kımıldamadan beklemeliydim; sonra hayata yavaş yavaş atılmalıydım. Oysa bana birdenbire işte evlendin ya, hayatını kazanıyorsun ya, o halde hayata atıldın, dediler. (Tam atıldığım sırada söyleselerdi ya.)    

Yavaş yavaş atılamıyoruz işte hayata. Her şey birdenbire, pat diye oluveriyor anlamadan. Bize düşen ise ne kadar yaşlansak da büyüdüğümüze inanamadan, ‘Nasıl ya?’ diyerek şaşkınlık içerisinde geçen yıllara bakakalmak oluyor.