18 Temmuz 2011 Pazartesi

Annemin Günü


Geçen hafta perşembe günü annemin günü vardı. Benim kaçacağımı bildiğinden, annem ben Balıkesir'e gelir gelmez hemen söyledi perşembe günü olduğunu ve o güne bir plan yapmamamı. Bu kez kaçmam imkansızdı yani. Ben de bari hazırlık evresinden kaçayım o zaman dedim. Gün yeni evde yapılacaktı. (Burada bir paranteze gereksinim duydum. Bizim yıllardır oturduğumuz, merkeze yakın, minicik, tek katlı, bahçeli bir evimiz var. Daha doğrusu babaannemin evi. Ama annem de babamla evlenerek bu eve yerleşmiş, abimle biz de bu evde doğduk, büyüdük. Şimdi annemler yeni bir ev aldılar. Daha doğrusu 6-7 yıl önce bir kooperatife katılmıştılar, bu yıl tamamlandı. Bu ev merkezden biraz uzakta kalıyor. Annemle babam oraya taşınacaklar, abimle babaannemse eski evde kalacaklar. Aslında tam bir ayrılma da olmayacak, iki arada gidip gelecekler öyle-evcilik oynar gibi. Abim, işine daha yakın olduğu için eski evde kalmak istiyor yoksa o da gönüllü gitmeye. Ben en başından beri oraya taşınmaya karşıyım. Gerçi ben zaten Balıkesir'de değilim artık, bana n'oluyosa ama yine de geldiğimde benim evim burası. Burda doğmuş, büyümüşüm, 18 yıl yaşamışım. Başka bir evi memleketteki evim olarak benimsemem çok zor. Zaten diyordum hep, ben gelince buraya gelir, burada kalırım babaannemle, beni görmek isterseniz siz gelirsiniz diye. Öyle de yapıyorum şu an. Annemle babam yeni eve gidemiyorlar ben burdayım diye, kıh kıh. Ama n'apiyim seviyorum ben minik eski evimi! Ve Balıkesir'e geldiğimde burada olmak istiyorum. Arka bahçemizde ceviz ağacımızın gölgesinde, pembe toplar halinde açmış ortancalarımızı ve duvarın üstünde uyuklayan pisileri izleyerek yemek yemek istiyorum. Her yıl aksatmadan ortancaların önünde aynı pozla fotoğraf çekinme ritüelimizi gerçekleştirmek istiyorum. Ve tabi bir de ön bahçedeki güllerimizin önünde, çeşmenin altında duran meşhur bakırımızı da içine alacak şekilde. Bu arada, babam anneme talip olduğunda anneme gösterdikleri babamın fotoğrafı da bizim ön bahçede çekilmiş, üstelik fotoğrafta bakır da yer almaktaymış. Taa o zamandan başlayan bir gelenek yani bu!


Eskiyi ve eskiye dair şeyleri seviyorum. Annemler geçenlerde mezuniyetim için İstanbul'a geldiklerinde onlara adayı gezdirmiştim. Oradaki evlere hayran hayran bakıp, orada yaşayanları kıskanmakla geçen gezi boyunca anneme beğendiğim evleri gösterdim. Annemin yorumuysa şu oldu: Nerde eski püskü, yıkık dökük ev varsa onu beğeniyorsun! Ama n'apiyiim onlar daha güzeel! Hatta adada yeni yapılmış, gösterişli veya apartman tarzındaki evlere de çok sinir oldum. Ada diyoruz yaa, adaaa! Ada deyince insanın aklına gelen o hoş havada o güzelim ahşap evlerin de etkisi büyükken, bir insan nasıl oraya gidip o sıradan apartmanımsı şeyleri diker! Hee, bir de bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan ama benim bayıldığım evler var, onların da sahiplerine sinir oldum. Kardeşim, madem kullanmıyorsun o evi, memnuniyetle orada oturabileceklere -misal, ben- bağışlasana! Cık cık cık, çok düşüncesizler canııım...


Sanırım artık bu parantez kapanmalı. Başlamadan önce yazacak bir şey bulamazken, bir başlayınca da Beydeba'nın Kelile ve Dimne'sindeki iç içe hikayeler gibi kaptırıp gidiyorum. Neyse, tamam, artık yüksek müsaadelerinizle huzurunuzda bir yandan kırmızı kurdelanın iki parçasını yapıştırmak suretiyle -hep açılışlarda kesecek değiliz ya- bana bu yetkiyi vererek beni onurlandıran belediye başkanımıza teşekkür ederek parantezimizi kapatıyorum. Devlete millete hayırlı uğurlu olsun.)     


Ne diyodum ben yaa... Heh, gün. İşte gün bizdeydi ve annem misafirlerini yeni evde ağırlayacaktı. Bu yüzden salı gününden gitti eve. Evi silip süpürecek, bir de börek çörek hazırlayacaktı. Bana da tembihledi, çarşamba günü gecikmeden gel de bana yardım et diye. Bense, hı hı, tabi tabi diye geçiştirerek çarşamba akşamı gittim -Marifetmiş gibi anlatıyorum bir de, beni gidi hayırsız evlat!- Böylece en azından işkencenin ilk bölümünden kurtulmuş oldum.


Artık günler de değişmiş yahu, gün kimdeyse o yiyecek hazırlamıyor, dışarıdan yiyecek ısmarlıyorlar! Hiç oldu mu ama, gün dediğin böyle mi olur -dikkaat, bilirkişi konuşuyor!- Aaah ah, bizim zamanımızda böyle miydi, nerde o çocukluğumda götürüldüğüm günler... Ama annem yeni evinin şerefine bu defalık kendisi hazırladı, ayıptır söylemesi kısır, poğaça ve haşhaşlı tatlı yaptı. Kısırı da pek güzel yapar kendisi, ünlüdür yani kısırı, yine herkes çok beğendi tabi. Anneme bu konuda azıcık çekseydim keşke...
Neyse, kadınlar geldi, ev gezildi, beğeniler, eleştiriler, benzetmeler -kaynımda da var misali- yapıldı, yiyecekler yenildi, çaylar içildi. Tabi şanslı olan bazılarımız -bkz. nedense ben- biten çayları doldurma, misafirlerle birlikte oturma ve sorulduğunda okulum bittiğine göre artık ne iş yapacağımı açıklamakla cebelleşme -hayır, herkes üniversiteyi bitirince işe başlamak veya evlenmek zorunda değil efendim ve bilmemkimin oğlundan/kızından bana nee!- görevleri verilmişti. Sonuncu görevi başarıyla tamamladığımdan pek emin değilim gerçi. Sonra Türk kahvesi içildi. Ve iki kişi (içlerinden en genç ikisi) fincanlarını kapattılar, başka biri de onlara fal baktı. O sırada içerde olan bir teyze (biz balkondaydık), balkona gelip bunların fal baktığını görünce başladı saydırmaya. Yok efendim çok günahmış da, bunlar hurafeymiş de, dinimizce yasakmış da, ne kadar cahillermiş de, böyle şeylere inanıyorlarmış da... Halbuki kimsenin inandığı falan yok, öylesine, eğlencesine bakıp gülüşüyorlardı. Bu kadın resmen nutuk attı hepimize, aydınlattı bizi sağ olsun... Sinir oldum, bunlar da küçük çocuk değil yani, koskocaman insanlar, bırak ne istiyorlarsa yaparlar, sana ne! Ama onlar da bir şey diyemediler kadın onlardan yaşça büyük diye, tamam bakmayalım deyip topladılar fincanları. Biraz sonraysa bu kadın kızıyla yaşadığı sorunlardan bahsetmeye başladı ve anlatırken öyle okkalı bir küfür savurdu ki, öylece bakakaldık hepimiz. Herkesin yüzünde şaşkınlıkla karışık otomatik bir gülüş gezindi ama bir iki sessiz tövbe tövbeden başka sesini çıkaran olmadı. Bunun sebebi, kadının büyük bir üzüntüyle ve çok konuşanlara özgü bir dil çabukluğuyla ara vermeden anlatıyor olmasının yanı sıra,  yaşından da kaynaklanıyordu. Niye bizden büyüklere, hayır efendim haksızsın deme hakkına sahip değiliz ki, nedir bu yaşa hürmet saçmalığı! Yaa sen değil miydin demin ahkam kesen, dinin gerekleri hakkında nutuk atan... Sen daha dilini tutmayı beceremiyorsan, dilindeki kötü sözden arınamamışken, sana mı kaldı başkalarına bu konularda emredercesine akıl vermek... diyebilsem ne güzel olurdu. Ama neyse ki günden dedikodu yapmayı öğrendiğim için yüzüne söyleyemediklerimi böyle arkasından konuşuyorum işte...

2 yorum:

birtutamkekik dedi ki...

merhabalar:)
ne hoş bir sayfa bu böyle..
çokk hoş bir tınısı var paylaşımlarınızın.
yüreğinize sağlık..
seve seve izleyiciniz oldum bile..
bende sizi bekliyorum sayfama.
kucak dolusu sevgi ve muhabbet eşliğinde...

Aslı dedi ki...

Beğenmenize sevindim, güzel yorumunuz için çok teşekkür ediyorum... :)