28 Ağustos 2011 Pazar

Acı Kahve, Çürümüş Çiçek


Çok sevmezdi öyküleri. Romanları tercih ederdi. Karakterlerin hayatını uzun uzun izlemek isterdi. Ama bu öykü kitabını sevmişti. Buradaki öykülerin baş kahramanı hep aynıydı. Karşıdaki kişiler değişse ve zamanlar farklılaşsa da. Onu ve hislerini uzun uzun duyumsayabiliyordu böylece. Belki de bu kitabı sevmesinin asıl nedeni onun da kendisi gibi yalnız olması ve yalnızlığının öykülerini anlatıyor olmasıydı. Kitaba sinmiş o yalnızlık kokusuydu sevdiği.
Kitabı okurken keyif yapmak istedi. Mutfağa gidip kendine bir Türk kahvesi yaptı. Bir fincanlık su ölçtü. Kahve konusunda hiçbir şeyde olmadığı kadar aç gözlüydü. Yarım fincan da fazladan su ekledi. Sırf çok içiyormuş gibi gözükmemek için yarımdı bu. Her fincan için bir kaşık kahve, yarım kaşık şeker koyardı. Bu kez bir buçuk kaşık koymalıydı kahveden. Ve koydu. Ama koyduğunu gördüğü halde koymadığını sandı. Sanmayı seçti. Kaşığın ucuyla biraz daha koydu. Ve biraz daha. Kaç kaşık ucuyla koymuştu? Kendini doğruyu yaptığına inandırdı ve şekeri-olması gerektiği gibi-yarım artı çeyrek kaşık koydu. Hiç karıştırmadı kahveyi. Karıştırmazdı. Kendi kendine de olurdu nasıl olsa, karışmaya ne lüzum vardı! Cezvede köpükler yükselmeye başladığında almadı onları, bıraktı. Başkası yoktu nasılsa. Bütün köpükler onundu. (Ne büyük saadet!) Taşırmadan kapattı ocağı. Fincanına döktü kahvesini.Yarım fincanlık cezvede kaldı. Bunu da az sonra içecekti. Kitabının başına döndü kahvesiyle. Keyif yapacaktı sözde. İki yudumda bitireceği kahvesiyle ancak iki satır okuyabileceğini biliyordu oysa. Zaten niyeti en başından beri kendisine gösteriş yapmaktı. İlk yudumu aldı. Acıydı tadı. Bu kadar acı sevmezdi. Bile bile acı yapmıştı. Bilmediğini sanarak. Sanmayı seçerek. İlk değildi üstelik. Yapıyordu bunu. Nedenini bilmeden. Bir yerden tanıdıktı bu yaptığı... Çiçekleri sularken de aynı şey oluyordu. Onları susuz bırakmak kaygısıyla çok sulardı hep. Ve çok sulanmaktan çürürdü çiçekleri. Sularken bilirdi aslında çok döktüğünü. Bilmediğini sanırdı. Sanmayı seçerdi. Sonra da üzülürdü çürüyen çiçeklerine.
Dipte birikmiş telveyi de yedikten sonra cezvede kalmış olan kahveyi de koydu fincanına. Kahvesini acı acı yudumlayıp kendi öyküsünün çürümesini bekledi.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Annemin Günü


Geçen hafta perşembe günü annemin günü vardı. Benim kaçacağımı bildiğinden, annem ben Balıkesir'e gelir gelmez hemen söyledi perşembe günü olduğunu ve o güne bir plan yapmamamı. Bu kez kaçmam imkansızdı yani. Ben de bari hazırlık evresinden kaçayım o zaman dedim. Gün yeni evde yapılacaktı. (Burada bir paranteze gereksinim duydum. Bizim yıllardır oturduğumuz, merkeze yakın, minicik, tek katlı, bahçeli bir evimiz var. Daha doğrusu babaannemin evi. Ama annem de babamla evlenerek bu eve yerleşmiş, abimle biz de bu evde doğduk, büyüdük. Şimdi annemler yeni bir ev aldılar. Daha doğrusu 6-7 yıl önce bir kooperatife katılmıştılar, bu yıl tamamlandı. Bu ev merkezden biraz uzakta kalıyor. Annemle babam oraya taşınacaklar, abimle babaannemse eski evde kalacaklar. Aslında tam bir ayrılma da olmayacak, iki arada gidip gelecekler öyle-evcilik oynar gibi. Abim, işine daha yakın olduğu için eski evde kalmak istiyor yoksa o da gönüllü gitmeye. Ben en başından beri oraya taşınmaya karşıyım. Gerçi ben zaten Balıkesir'de değilim artık, bana n'oluyosa ama yine de geldiğimde benim evim burası. Burda doğmuş, büyümüşüm, 18 yıl yaşamışım. Başka bir evi memleketteki evim olarak benimsemem çok zor. Zaten diyordum hep, ben gelince buraya gelir, burada kalırım babaannemle, beni görmek isterseniz siz gelirsiniz diye. Öyle de yapıyorum şu an. Annemle babam yeni eve gidemiyorlar ben burdayım diye, kıh kıh. Ama n'apiyim seviyorum ben minik eski evimi! Ve Balıkesir'e geldiğimde burada olmak istiyorum. Arka bahçemizde ceviz ağacımızın gölgesinde, pembe toplar halinde açmış ortancalarımızı ve duvarın üstünde uyuklayan pisileri izleyerek yemek yemek istiyorum. Her yıl aksatmadan ortancaların önünde aynı pozla fotoğraf çekinme ritüelimizi gerçekleştirmek istiyorum. Ve tabi bir de ön bahçedeki güllerimizin önünde, çeşmenin altında duran meşhur bakırımızı da içine alacak şekilde. Bu arada, babam anneme talip olduğunda anneme gösterdikleri babamın fotoğrafı da bizim ön bahçede çekilmiş, üstelik fotoğrafta bakır da yer almaktaymış. Taa o zamandan başlayan bir gelenek yani bu!


Eskiyi ve eskiye dair şeyleri seviyorum. Annemler geçenlerde mezuniyetim için İstanbul'a geldiklerinde onlara adayı gezdirmiştim. Oradaki evlere hayran hayran bakıp, orada yaşayanları kıskanmakla geçen gezi boyunca anneme beğendiğim evleri gösterdim. Annemin yorumuysa şu oldu: Nerde eski püskü, yıkık dökük ev varsa onu beğeniyorsun! Ama n'apiyiim onlar daha güzeel! Hatta adada yeni yapılmış, gösterişli veya apartman tarzındaki evlere de çok sinir oldum. Ada diyoruz yaa, adaaa! Ada deyince insanın aklına gelen o hoş havada o güzelim ahşap evlerin de etkisi büyükken, bir insan nasıl oraya gidip o sıradan apartmanımsı şeyleri diker! Hee, bir de bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan ama benim bayıldığım evler var, onların da sahiplerine sinir oldum. Kardeşim, madem kullanmıyorsun o evi, memnuniyetle orada oturabileceklere -misal, ben- bağışlasana! Cık cık cık, çok düşüncesizler canııım...


Sanırım artık bu parantez kapanmalı. Başlamadan önce yazacak bir şey bulamazken, bir başlayınca da Beydeba'nın Kelile ve Dimne'sindeki iç içe hikayeler gibi kaptırıp gidiyorum. Neyse, tamam, artık yüksek müsaadelerinizle huzurunuzda bir yandan kırmızı kurdelanın iki parçasını yapıştırmak suretiyle -hep açılışlarda kesecek değiliz ya- bana bu yetkiyi vererek beni onurlandıran belediye başkanımıza teşekkür ederek parantezimizi kapatıyorum. Devlete millete hayırlı uğurlu olsun.)     


Ne diyodum ben yaa... Heh, gün. İşte gün bizdeydi ve annem misafirlerini yeni evde ağırlayacaktı. Bu yüzden salı gününden gitti eve. Evi silip süpürecek, bir de börek çörek hazırlayacaktı. Bana da tembihledi, çarşamba günü gecikmeden gel de bana yardım et diye. Bense, hı hı, tabi tabi diye geçiştirerek çarşamba akşamı gittim -Marifetmiş gibi anlatıyorum bir de, beni gidi hayırsız evlat!- Böylece en azından işkencenin ilk bölümünden kurtulmuş oldum.


Artık günler de değişmiş yahu, gün kimdeyse o yiyecek hazırlamıyor, dışarıdan yiyecek ısmarlıyorlar! Hiç oldu mu ama, gün dediğin böyle mi olur -dikkaat, bilirkişi konuşuyor!- Aaah ah, bizim zamanımızda böyle miydi, nerde o çocukluğumda götürüldüğüm günler... Ama annem yeni evinin şerefine bu defalık kendisi hazırladı, ayıptır söylemesi kısır, poğaça ve haşhaşlı tatlı yaptı. Kısırı da pek güzel yapar kendisi, ünlüdür yani kısırı, yine herkes çok beğendi tabi. Anneme bu konuda azıcık çekseydim keşke...
Neyse, kadınlar geldi, ev gezildi, beğeniler, eleştiriler, benzetmeler -kaynımda da var misali- yapıldı, yiyecekler yenildi, çaylar içildi. Tabi şanslı olan bazılarımız -bkz. nedense ben- biten çayları doldurma, misafirlerle birlikte oturma ve sorulduğunda okulum bittiğine göre artık ne iş yapacağımı açıklamakla cebelleşme -hayır, herkes üniversiteyi bitirince işe başlamak veya evlenmek zorunda değil efendim ve bilmemkimin oğlundan/kızından bana nee!- görevleri verilmişti. Sonuncu görevi başarıyla tamamladığımdan pek emin değilim gerçi. Sonra Türk kahvesi içildi. Ve iki kişi (içlerinden en genç ikisi) fincanlarını kapattılar, başka biri de onlara fal baktı. O sırada içerde olan bir teyze (biz balkondaydık), balkona gelip bunların fal baktığını görünce başladı saydırmaya. Yok efendim çok günahmış da, bunlar hurafeymiş de, dinimizce yasakmış da, ne kadar cahillermiş de, böyle şeylere inanıyorlarmış da... Halbuki kimsenin inandığı falan yok, öylesine, eğlencesine bakıp gülüşüyorlardı. Bu kadın resmen nutuk attı hepimize, aydınlattı bizi sağ olsun... Sinir oldum, bunlar da küçük çocuk değil yani, koskocaman insanlar, bırak ne istiyorlarsa yaparlar, sana ne! Ama onlar da bir şey diyemediler kadın onlardan yaşça büyük diye, tamam bakmayalım deyip topladılar fincanları. Biraz sonraysa bu kadın kızıyla yaşadığı sorunlardan bahsetmeye başladı ve anlatırken öyle okkalı bir küfür savurdu ki, öylece bakakaldık hepimiz. Herkesin yüzünde şaşkınlıkla karışık otomatik bir gülüş gezindi ama bir iki sessiz tövbe tövbeden başka sesini çıkaran olmadı. Bunun sebebi, kadının büyük bir üzüntüyle ve çok konuşanlara özgü bir dil çabukluğuyla ara vermeden anlatıyor olmasının yanı sıra,  yaşından da kaynaklanıyordu. Niye bizden büyüklere, hayır efendim haksızsın deme hakkına sahip değiliz ki, nedir bu yaşa hürmet saçmalığı! Yaa sen değil miydin demin ahkam kesen, dinin gerekleri hakkında nutuk atan... Sen daha dilini tutmayı beceremiyorsan, dilindeki kötü sözden arınamamışken, sana mı kaldı başkalarına bu konularda emredercesine akıl vermek... diyebilsem ne güzel olurdu. Ama neyse ki günden dedikodu yapmayı öğrendiğim için yüzüne söyleyemediklerimi böyle arkasından konuşuyorum işte...

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Yalnızlık


Yalnızlık, huzur bulduğu tek yerdi. İnsanlardan kaçardı hep ve tabi sevgilerden... Bunun için kendince geçerli pek çok nedeni vardı. İnsanlar yargılardı, yanlış anlardı, kırardı. Üstelik kendisi de başlı başına bir korkaktı. Korkardı her şeyden. Kırılmaktan daha çok kırmaktan... Bunun için yaklaşmazdı insanlara. Sınırlar koyardı hep araya. Uzaktan severdi herkesi. Kurallara uymak, sınırlara sadık kalmak daha kolaydı. Böylece hem canı yanmaz, hem de can yakmazdı.Korkmadan yaptığı tek şey utanmaktı. Her zaman, her şeyden utanabilirdi. Hem de, kendi adına utandığı yetmezmiş gibi, başkalarının utançlarını üstlenmeye de gönüllüydü.
Yalnızlığının düşlerinde yalnız değildi yalnız. Daha önce yanıltıcı düşlerinin akıntısına kapılarak yalnızlığından uzaklaşmayı denemeye cesaret etmişti birkaç kez. Ama her defasında büyük bir özlemle yalnızlığına dönmüştü. Yalnızlık nasıl onun yakasını bırakmıyorsa, o da aynı şekilde yalnızlığını terk edemiyordu. Yalnızken bu durumdan ne kadar şikayet etse de, kısacık bir zaman için bile ondan ayrı kalmaya tahammül edemiyordu. Bu, gizli kalmış bir kibrin neticesi değildi. Belki de yalnızlığı basit bir alışkanlıktan ibaretti. Ama kötü alışkanlıklar da öyle kolay bırakılamıyordu işte. Çekmişti içine bir kere. Hem de en derinine. Yalnızlığın yavaş yavaş zehirlediğini, onu kendine mahkum ettiğini bile bile...   



Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet Necatigil



20 Mayıs 2011 Cuma

Roman Nasıl Yazılır?



Eveet, sevgili var olmayan blog,
Bugün sana roman yazmanın inceliklerinden bahsedeceğim. Önce malzemeler listesi yapalım: Yaklaşık 50 adet karakter, her biri için 20 kg kişilik, 30 adet mekân, 500 kadar olay, araya göz kararı kadar sıkıştıracağımız fikirler, aldığı kadar da betimleme-bu sonuncusunun kıvamı çok önemli! Bu karışımı hazırlarken, karakterleri ve mekânları seçtiğimiz sırayla atarak zihnimizde çırpıyoruz. Bu çırpıntı kulak memesi kıvamına geldiğinde, onu gerçeklik fırınına atıyoruz. Böylece gerçeküstü olayların eriyerek kaybolmasını sağlıyoruz. Ayrıca bu sayede gerçek ve gerçeküstü arasındaki sınırda yer alan olaylarsa hâlâ yarı eriyik hâlde gerçekliğin içinde kalabiliyor. Daha sonra üzerine eser miktarda alay ekliyoruz. Çok az miktarda olması önemli zira fazla olursa kahkahaya neden olur, bizim istediğimiz ise bıyık altından muzip bir gülüş. Eveet, romanımız hazııır! Kendisini bir fincan (benim gibiler için bir kupa) kahve ile birlikte sıcacık bir sobanın yanında (aah ah, nerde o eski günler...) uzun kış gecelerinde (o da yok ki) tüketmeniz tavsiye edilir.
Hayır, cânım efendim, blog-u hayâlim, yanlış anladın sen beni. Bu bir tarif yazısı değil, sual yazısı. Diyorum ki, roman nasıl yazılır? Hakikaten çok merak ediyorum bunu. O roman nasıl kurgulanıyor? Mesela en başta yazar kafasında belirli bir outline oluşturup, ona göre mi yazıyor yoksa yazmaya başlarken kitabın nasıl biteceğini kendisi de mi bilmiyor? Ya da cümleleri kurarken kullandığı sözcükler kendi zengin kelime hazinesine mi ait yoksa bir şeyi anlatmak için kullanacağı cümleyi kurmak için sözcük araştırmasına mı giriyor her defasında? Veya önce romanı çok uzun bir süre düşünüp, kurgulayıp, sonra bir solukta mı yazıyor yoksa parça parça öyküler yazıp ardından bunları birbirine mi bağlıyor? Yahut bahsettiği mekânları gözünün önünde tümüyle canlandırıp mı yazıyor yoksa mekânın yalnızca romanında kullandığı parçalarını mı düşünüyor? O mekânları veya kişileri gerçekten görmüş mü yoksa okuduğu bir şeylerden mi toparlamış yoksa tamamen kendi mi yaratıyor? Yarattığı kişilerin yalnızca romanında bahsettiği kadar mı gerçekliği var yoksa onları romanın dışında da yaşayan kişiler olarak mı düşünüyor? Mesela sorsam yazara pat diye, şu karakterin başına şu olay gelse ne tepki verir diye, anında cevaplayabilir mi? Yani karakterin öncesini ve sonrasını düşünerek mi yazıyor yoksa karakterin hayatı romanın içinde bahsedilenden mi ibaret?
Böyle devam edip giden birçok sorum var. Biliyorum, cevaplar romanın türüne ve yazara göre değişebilir ama cevap herhangi biri de olsa, o cevabın nasıl olduğunu yine de merak ediyorum.
Merakımı azdıran şey ise şu ara Elif Şafak’ın Pinhan’ını okuyor olmam ve bu romanı kendisinin 24 yaşındayken yazmış olması! O yaşta o kelime hazinesine nasıl sahip olunabilinir? İster istemez kendimi düşünüyorum, önümde 2 yılım var, 2 yılda öğrensem öğrensem ne kadar şey öğrenebilirim... Şaşırıyorum çünkü kullandığı kelimelerin hepsine yazdığı anda hakim olması çok imkânsız geliyor. Ama işte bu yüzden çok iyi bir yazar değil mi zaten? (Ayrıca kendisinin şöyle de muhteşem bir konuşması var.)
Keşke roman yazma sürecindeki bir yazarı takip etme, gözlemleme şansım olsaydı da ilerleyişini inceleyebilseydim... Böyle bir şansım olmadığı için, belki bir gün sırf meraktan roman yazmaya başlayabilirim! Savulunn, yeni bir Aslı Erdoğan geliyoor!
Evet, bu da kafamı kurcalayan ayrı bir konu zaten. Şimdi, ünlü bir yazar olaraktan bir adet Aslı Erdoğan’ımız mevcut zaten. Fekaat, günün birinde ben de kitap yazmaya kalksam n’olacak? Kendi ismimi kullanamaz mıyım aceba? Yani bu konularda da patent falan gibi bir şey var mı ki? Sonra benim kitaplarım onunkilerle karıştırılırsa n’olucek? İnsanlar hangi kitabın hangimizin olduğunu nasıl ayırt edicekler? Hayır yani, sonra benim kitaplarım kapışılırken yanlışlıkla onunkilerden alanlar olursa, o zavallı okuyucular benim müthiş anlatımımdan yoksun kalırlar diye üzülüyorum... Ya da Nobel falan alacak olursam ödül yanlışlıkla ona gider diye...
(Bu arada, Aslı Erdoğan-ad ve soyaddaşım diye söylemiyorum ama-müthiş bir yazardır. Özellikle, Kırmızı Pelerinli Kent ve Kabuk Adam henüz okumamış olanlara şiddetle tavsiye edilir.)     
Bu kez bir kapanış paragrafı yazmasam puan kırar mısınız acaba, çünkü kalakaldım da böyle... O zaman bir çizgi film kapanışı yapalım bari: ...The end... That’s all folks!

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Mutluluk Nedir?


Bu fotoğrafı birkaç yıl önce Bilim ve Teknik Dergisi'nin sanal sergisinden bulmuştum, o zamandan beri masaüstümde duruyor. Mutluluk deyince aklıma gelen kare bu.


Mutluluk bana oldum olası huzuru çağrıştırmıştır zaten. Bu aralar da, mutluluğun tanımı acaba 'gözlerini kapatıp birine yaslandığında duyduğun huzur' olabilir mi diye düşünmekteyim.

Not: Baharı sevmediğimi söylemiştim, bak ne yaptı bana... Kışın her şey daha kolaydı.

İkinci bir not: İtiraf ediyorum, bunu yazarken çok utandım, cesaretimden dolayı kendimi tebrik ediyorum!

8 Mayıs 2011 Pazar

Acaib-ül Mahlukat

Sevgili Bulok (Bu hitap Sandıra olanına değil, hayali olanına),
İtiraf edeyim mi, aklımda yazacak hiçbir şey yok şu an (Açılışı iğrenç bi espriyle yapmamın nedeni de  bu olsa gerek). Yalnızca içimde bir şeyler yazmalıyım hissi var. Evet, bu bir nevi sorumluluk duymaktan kaynaklanan bir his. Boş kaldığım gün hemen su yüzüne çıkıyor bu duygu, yazmazsam kendimi suçlu hissediyorum. Son iki haftada aşırı derecede yoğundum. İlk hafta bir ton sınavım vardı. İkinci hafta da bitirme tezimi yazmakla uğraştım. Yani iki haftadır deliler gibi çalışmaktaydım. Artık neredeyse omurgasız bir canlıya dönüşmüştüm , o derece yani... Dün tezimi hocaya verdikten sonra sonunda derin bir nefes alabildim. Kendimi hemen dışarı attım. Ayt ile Sarıyer sahilinde buluştuk, denize nazır sevimli bir yerde güzel bir yemek yiyip muhabbet ettik. Bana çok iyi geldi bu, gerçekten ihtiyacım vardı böyle bir telaşsızlığa. Sonrasında –tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı misali-yine döndüm sevgili kampüsüme. O akşam da stadyumda MFÖ konseri vardı. Yurda dönerken Beleştepe’den bir göz atayım konsere dedim. Oradan izledim biraz, 3 şarkı dinledim ve konser bitti zaten.























Yaa, konserleri Beleştepe’den izlemek çok ilginç. Stadyumdaki bilmemkaç kişi o kadar küçük gözüküyorlar ki oradan... Sanki insan değiller gibi. Birtakım küçücük dipdibe dizilmiş kıpırdayıp duran böcekler sanki. Sanki sen onların yanında bir devsin. Ve onlar çok önemsiz. Çünkü küçükler. Çünkü elini uzatsan ezeceksin onları sanki ve bu da hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Yani nasıl bir karıncayı ezdiğimizde hiçbir şey değişmiyor ya, pek bir şey hissetmiyoruz, fazla üzülmüyoruz, neticede bi karınca o! Minicik.. Onlardan milyonlarca var. Ve bizimkinin yanında hayatları çok değersiz. İşte Beleştepe’den bakınca stadyumdaki insanlar da aynen öyle gözüküyor. Bu durumda onları öldürme hakkını kendimizde görebilir miyiz? Öyle zevk için falan demiyorum tabii ki, bu durumun bana düşündürdüğü şey bilimsel deneyler ve ardından imha etme. Şöyle ki, bilim için bazı şeyleri mübah görüyoruz ya, mesela laboratuvarda deneyleri genelde bakteriler, mayalar, fareler üzerinde falan yapıyoruz. Ve bu canlıları deneysel amaçlı kullanma hakkını kendimizde görebiliyoruz, işimiz bitince de imha ediyoruz onları. Ama aynı şeyin insanlara yapılmasını korkunç buluyoruz, bunun etik değerlere uygun olmadığını söylüyoruz mesela. Ama aslında ne farkımız var ki onlardan? Onların da kendilerine ait bir yaşama hakları yok mu? İşte bence burada büyüklük kavramı önemli bir kıstas olarak karşımıza çıkıyor. Bakteriler mesela, üzerlerinde gönül rahatlığıyla deney yapılabilen canlılar. Çünkü görünmüyorlar bile, görmediğimiz bir şeyi öldürmekten dolayı suçluluk duymuyoruz biz de. Ama fare söz konusu olduğunda, durum biraz daha zorlaşır, deney yapan insanlar daha fazla etik çelişkilere gark olurlar. Çünkü elle tutulur, gözle görülür bir canlıyı kesip biçiyoruzdur bu kez. Ya da karıncalarla kıyaslayalım bir de. 20 tane karınca ölüsü görmek mi yoksa 20 tane fare ölüsü görmek mi daha çok üzer bizi? Yani biraz boyutla alakalı bir şey bu. Göz  görmeyince gönlün katlanması meselesi diyorum ben buna (mikroorganizmalar için böyle özellikle). Öte yandan boyut da çok göreceli bir kavram, tamamen nereden baktığımıza bağlı. Dedim ya, Beleştepe’den baktığımda stadyumdaki insanlar gayet küçük boyutlardaydı, neredeyse görünmezdiler. Bu durumda, bu bakış açısıyla onların yaşam haklarına müdahale etme hakkını kendimde görebilirdim gayet. Bu gerçekten çözümsüz bir konu benim için. Evet, bilimin ilerlemesi için deneyler şart. Ve ben de bakteriler, mayalar, sıçanlar gibi model organizmalar üzerinde deney yaptım ve yapacağım. Ama yine de içimde hep bir huzursuzluk olacak.
Dünyaya bakış açımız çok insan merkezli. Bense bu duruma hem hak veriyorum hem de eleştiriyorum. Bir yandan tabii ki yani insan farklıdır, en azından düşünme ve değiştirebilme kabiliyetleriyle ve duygularıyla üstündür diyorum. Öte yandan, nedir bu kendini beğenmişlik, alt tarafı biz de hayvanlar aleminin bir üyesiyiz, onlardan ayrıcalıklı değiliz diyorum (Yine çelişki, yine çelişki!..)
Ne acayip mahluklarız biz böyle!   

Selçuk Erdem'in karikatürü

23 Nisan 2011 Cumartesi

Pazarıevvel günü talebi

Bence haftasonları 3 güne çıkarılmalı. Cumartesi ve Pazar arasında bir gün eksik bence, gerçekten ama, çok ciddiyim. Adı da cumartesiertesi olamayacağına göre pazarıevvel falan olsun... Çok mantıklı değil mi? Çünkü 2 günlük bir haftasonu kimseye yetmiyor yani… Cumartesi günü zaten haftanın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışmakla, pazar günleri de pazartesinin geliyor olmasının telaşesi ve stresiyle geçiyor. Oysaki arada yorgunluk ve telaştan arınmış mis gibi bir günümüz olsa ne güzel olurdu… Zaten Eski Yunanda böyle bir günün varlığından söz edilir. Ama kalıntılar arasından çıkarılan tabletlerdeki haftanın günlerini gösteren çizelgenin pazarıevvel gününün üzerine çalışmaktan yorulmuş olan bir arkeolog kahve dökmüş zamanında. O zamanlar tabi teknoloji de bu kadar ileri olmadığından, İsviçreli bilim adamları için kahve lekesini çıkarmak da o kadar kolay değilmiş. Bu nedenle de arkeologlar pazarıevvel gününün adını okuyamadıkları için, amaaan canım bu gün de olmayıversin, nasıl olsa elimizde 7 gün daha var diyerek o günü yok saymışlar (Şimdi onlar da çok pişman tabi. Hatta kahveyi döken arkeologun bir gecede saçları beyazlamış ve kahrından ölmüş diyorlar, aslı var mıdır bilmem…)
Ey aktivistler, şu kendi içinde aktif olan pasifistin sesini duyun da, bir el atın bu duruma! (Bkz. kendi konformist yaklaşımını bozmadan her şeyi devletten değil ama aktivistlerden beklemek. İşleri ne canım, boşuna mı aktivist olmuşlar, yapıversinler bir şeyler…) Geçerli nedenimiz olsun diye isteğimi tarihi bilgilerle bile temellendirdim bak (kendi içimde aktif bir pasifist olduğumu söylemiştim). Ya da aktivistleri boşverelim ve tüm pasifistler olarak şimdi hep beraber evrene bu yönde bir enerji gönderelim de oluversin hadi (deneyin, %100 çalışıyor).