24 Ocak 2011 Pazartesi

Yalnız ve Mutlu Son?


Feysbuk’ta dolanan bir video vardı. Mario her zamanki gibi prensesi kurtarıyor. Prenses Mario’ya teşekkür ediyor, (salak) Mario da –prensesi kurtardı ya onu öpmek en doğal hakkı artık!- onu öpmek istiyor. Prenses de, ne münasebet, beni kurtardın diye seni öpmek zorunda mıyım diyor. (Video burada bitse çok güzel olurmuş ama ne yazık ki devamı çok salakça, çirkinleşerek devam ediyor. Mario, prenses kendisiyle öpüşmedi diye ejderhayı çağırıyor, ejderha da prensesin kafasını koparıp yiyor. Ha-ha-haa yani, çok komikler!)
Bugün izlediğim Komedi Dükkanı bana bu video’yu hatırlattı. Komedi Dükkanı’nın bu bölümünde Tolga Çevik korsan kılığında (çakma Jack Sparrow olarak) karşımıza çıkıyor. Yönetmen ona Christoph Colomb olduğunu söylüyor ve Amerika kıtasını keşfettiriyor. Konuk oyuncu olarak da Asuman Krause vardı. O da daha önce gitmişmiş meğer Amerika kıtasına ve babasını orada bırakmışmış. Babasını kurtarabilmek için Kristof’tan yardım istiyor. Olaylar gelişiyor, sonunda babasını buluyorlar falan derken, tabi bu arada ben hep bu ikisinin ne zaman birbirlerine aşık olacağını merakla bekliyorum… Tam sonlara doğru artık herhalde aşık olmayacaklar, hayret, derken yönetmen birbirlerine aşık olmalarını söyledi. Kristof, kızı babasından istedi ve gemilerine binip gittiler, mutlu bir sonla oyun sona erdi. Muhtemelen sonsuza dek birlikte ve mutlu yaşamışlardır…


Bunu izledikten sonra işte o Mario video’su aklıma geldi. Kadınların sürekli ‘kurtarılmaya muhtaç’, ‘zavallı’ gösterilmelerini bir kenara bırakarak, niye tüm filmlerde, romanlarda, hatta çizgi filmlerde mutlu sonlar bir çift halinde bitiyor diye düşünmeye başladım. Mutlu olmanın koşulu hep biriyle birlikte olmaktan mı geçer? Sonsuza dek birlikte ve mutlu yaşamaya alternatif bir son yok mudur? Sonsuza dek yalnız ve mutlu yaşamanın imkanı yok mudur? Evet, bu sorularım bir yandan bu genel anlayışa karşı çıkış niteliğinde ama bir yandan da gerçekten merak ettiğim için soruyorum, gerçekten bu böyle mi yoksa bu da bize kodlanan geleneksel kalıplardan biri mi? Yani bir nevi, bu şekildeki algımızın genetik kalıtımın mı yoksa epigenetik kalıtımın mı bir sonucu olduğunu merak ediyorum. İnsanın kendine bir ruh eşi arama çabasının, en azından isteğinin nedeni, gerçekten buna ihtiyaç duyuyor olması mı, yoksa bu da içine doğduğumuz toplum tarafından bize öğretilen bir şey mi?
İnsanın kedileriyle birlikte yalnız ölmesi niye bir mutsuzluk tablosu olsun ki? Anlayamıyorum…



2 Ocak 2011 Pazar

Sürüne Sürüne Erkek Olmak

Pınar Selek'in son kitabı

Yine bir ev ziyareti ve yine bir blog yazısı… Nedense eve geldiğimde normalde olandan daha çok boş vaktim varmış hissiyatına kapılıyorum. Oysaki buraya geliş amacım final tatiline girmiş olmamız dolayısıyle ders çalışmak. Ama işte insan nasıl hissederse öyle davranıyor. Buradan ne kadar verimli bir hazırlık evresi geçireceğim de şimdiden ortaya çıktı sanırım. Hayııır, tembelliğin ruhumu ele geçirmesine izin vermemeliyim! Neyse… Yani ben de boş vaktim varken bir şeyler yazmalıyım artık dedim. Blogumun hayali olmasına, benim zorla okuttuğum birkaç arkadaşım dışında okuyanının olmadığını bilmeme rağmen hala niyeyse böyle bir sorumluluk hissediyorum.
Gelelim başlıktaki meseleye. Biz geçen hafta İTÜKA, yani İtü Kadının Atölyesi Kulübü, olarak bir etkinlik düzenledik. Sürüne Sürüne Erkek Olmak oyununu sergilemek üzre nü.kolektif grubunu İtü’ye davet ettik. Oyun, Pınar Selek’in aynı adlı kitabından oyunlaştırılmış. (Geçen yıl da Pınar Selek’i kitap söyleşisi için davet etmiştik). Kitapta 57 erkekle yapılan röpörtaj sonucu, onların askerlik deneyimleri bizzat kendi ağızlarından aktarılıyor. Pınar Selek de bu deneyimlerden yola çıkarak, askerliğin ‘erkekliği’ nasıl şekillendirdiğini, bir erkeğin ne gibi süreçlerden geçerek ‘erkek’ olduğunu anlatarak, erkek şiddetinin en önemli kaynaklarından birine işaret ediyor. nü.kolektif de bu çalışmayı çok güzel bir biçimde oyunlaştırmayı başarmış. Oyun şarkılı, müzikli bir askerlik komedisi. Oyuncuların performansı, vücut kullanımları da gerçekten etkileyiciydi. Oyunun ardından Pınar Selek’in dava süreciyle ilgili bir video gösterimi ve bir de söyleşi yapıldı. Etkinliğe 150 kişi katıldı. Bu bizim için oldukça iyi bir rakam zira teknik üniversiteli öğrenciler olarak sosyal konulara ne yazık ki pek ilgili değiliz. (Tabi mevzu Cem Yılmaz olduğunda işler değişebiliyor, insanlar sosyalleşebilmek için adeta birbirlerini ezebiliyor, 5’te başlayacak gösteri için 1’de kuyruğa girip, 4 saat boyunca kuyrukta bekleyebiliyor! Bu insanların vakitleri hiç mi değerli değil, gerçekten anlayamıyorum…) Bu yüzden yaptığımız pek çok etkinlikte kendimizle baş başa olduğumuz zamanlar olmuştu. Ama bu kez biz yine oldukça umutsuzken (sadece 15 bilet satılmışken), son anda bir seyirci akını oldu ve 150 gibi bir sayıya ulaşıldı. Daha da şaşırtıcı olanı, oyun ve video gösteriminden sonra ara vermemize rağmen, çoğu kişi gitmedi ve söyleşiye de kaldı! İtü’deki öğrenci profili değişiyor mu ne… (Hadi inşallah!)

nü.kolektif'in oyunundan bir kare

Şimdi ben bu askerlik meselesinin içinden çıkamıyorum. (Halbuki pek çok önemli sosyal konuyu şıp diye çözmüşlüğüm vardır. Yaparım bilirsiniz!) Askerlik şiddetin, öldürmenin, acımasızlığın öğretildiği bir yer. Ve ben şiddete karşı olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca askerlikte mantığa ters, sırf eziyet olsun diye yaptırılan birçok şey var. Mesela-kitapta da geçiyordu-askere bir duvar ördürülüyor, bitince de, güzel, şimdi bunu yıkıp tekrar ör deniyor. Köpeğe, ağaca, taşa selam verdiriliyor (Takdir edersiniz ki, bu doğayı ve canlıları sevelim temalı bir eğitim değil, direkt bir aşağılama yöntemi). Dayaktan, sıra sopalarından bahsetmiyorum bile… Tüm bunları düşününce evet, askerlik diye bir şey olmasın, tümden ortadan kalksın diyorum. Ama diğer yandan düşününce de, o kadar tozpembe bir dünyada yaşamadığımız da bir gerçek. Hadi bakalım askerleri dağıtıyoruz, artık savaşmayan bir ülkeyiz dediğimiz anda da diğer ülkelerden bize bir asker akını (sevgilerini göstermek için gelmeyecekler tabi) olacaktır. Keşke tüm insanlar olarak aynı anda silahları bırakabilsek ve aramızdaki sınırları kaldırabilsek. Böylece sınırları koruma gibi bir kaygımız da olmazdı. Ama şu an bir ülkenin silahsızlanması, yalnızca silahlı olanların genişlemesine ve oradaki yerel halkın sömürülmesine yol açar. Bu nedenle tamamen askersizliği savunamıyorum. Ama şu anki askerlik anlayışının da çok yanlış olduğu bir gerçek.
Peki çözüm olarak neler yapılabilir diye düşündüğümde, ilk seçenek olarak, askerliğin süresinin kısaltılması, hem kadın hem de erkeklerin askerlik yapması ve bu süre boyunca da saçma sapan, gereksiz şeyler yaptırmak yerine, savunmaya, stratejilere yönelik bir eğitim verilmesi geliyor aklıma. Kadın ve erkekler eşit koşullarda ve savunma ağırlıklı bir eğitime tabi tutulabilirler. Ve tabi bunun süresi de iki ay falan gibi insanların hayatını alt üst etmeyecek bir süre olabilir. Yapılacak işler ve eğitimler de tüm bireylere eşit olarak bölüştürülebilir. (Şu anki askerlikte bir kişinin tüm askerlik hayatı patates soyarak veya garsonluk yaparak geçebiliyor. Bu kişiler acaba gerçek savaş durumunda karşı tarafla patates soyarak veya garsonluk yaparak mı çatışacaklar? Karşısındaki ona silah doğrulttuğunda, patates kabuklarını fırlatarak mı kendini savunacak veya ona, bir mermi daha almaz mıydınız mı diyecek?) Ayrıca ast-üst ilişkileri de yumuşatılarak arada daha insancıl bir diyalog geliştirilebilir. Bu demek değil ki disiplin olmasın. Disiplin demek anlayışsızlık, acımasızlık ve şiddet tabanlı cezalandırmaları kapsayan bir sistem değildir. Disiplin, düzeni sağlamak için, yapılan şeyin devamlılığının sağlanabilmesi için gerekli bir şeydir. Bunu tiyatro geçmişimden biliyorum. Bir zamanlar tiyatro kulübündeyken haftanın üç ya da dört günü çalışırdık-akşam altıdan on bire kadar falan. Ve çalışmalara kimsenin geç kalması istenmezdi. Çünkü geç kalanlar olduğunda, diğerleri başlamış oluyor ve geç katılanlar başlanan çalışmayı bir nevi baltalamış oluyor, diğerlerinin de dikkatini dağıtıp, enerjisini sömürüyor. Aynı şekilde çalışmaya katılmamak da grup olarak kabul ettiğimiz bir şey değildi, gelmeyenlerden hesap sorardık. Ki zaten kimse gelmemeyi istemezdi de çünkü bir çalışmayı bile kaçırmak çok şey kaçırmak demekti. Grup bir adım bile ilerlese siz geride kalmış olurdunuz. Eşitlenebilmek için hem sizin çok çaba harcamanız, hem de grubun sizi beklemesi gerekirdi ki bu da zaman ve enerji kaybı demekti. Yani, tiyatro çalışmalarımızda disiplin olurdu. Ama bu gelmeyenlerin süründürülmesi anlamına gelmiyordu. Diyeceğim o ki, disiplin için illa ki alt-üst sınıflandırmalarına ve bunlar arasında şiddetli bir çatışmaya gerek yok. Sıkı kurallar evet, gerekebilir, ama şiddet hiçbir zaman gerekli değildir. Şimdi böyle bir modelde kadınların da askere alınması söz konusu oluyor. Bazıları diyebilir ki, haydaaa biz erkekler de yapmasın askerlik derken sen kadınları da bulaştırıyorsun. Olabilir, haklıdırlar ama askerliğin olmaması gibi bir durumu şu anki şartlarda eledikten sonra eşitlikçi bir çözüm yapmak için elbette ki kadınların da dahil edilmesi gerekiyor bence. Ama kadınlara verilen görevler de yine cinsiyetçi iş bölümüne dayalı olarak paylaştırılan görevler olmamalı. (Yani patates soyma görevi tamamen onlara devredilmemeli!) Tüm her şeyi dönüşümlü olarak herkes yapmalı, öğrenmeli. Hem bu sayede erkekler de kadınlara atfedilen, kadınların kadın olmalarından dolayı sahip oldukları özel bir yeteneklerinin var olduğu kanısı nedeniyle onların üzerine yıkılan görevleri de, kadınlar orada oldukları halde kendileri yaptıklarında belki bunun X kromozomu üzerinden genetik olarak taşınan ve yalnızca kadınlarda bulunan bir özellikten ötürü olmadığını anlayabilirler. (Şu anda da askerde kadınlara atfedilen görevleri erkekler yapıyor ama eminim bunu orada kadınlar olmadığı için yaptıklarını düşünüyorlardır. Kadınlar varken ortak bir paylaşımla her tür işin ortak yapılması çok daha uyandırıcı bir etki yaratabilir-hem erkekler hem de kadınlar üzerinde. Çünkü her ne kadar toplumsal cinsiyet konusunda kadınlar erkeklere göre, baskı odağı olmalarından kaynaklı daha yüksek bir farkındalığa sahip olsalar da, yine de bunu doğal nedenlerle ortaya çıkan bir durum olarak görüp kabullenen kadınlar da mevcut).


Diğer bir seçenek olarak, askerliğin meslekleştirilmesi düşünülebilir. Bu durumda, herkes için zorunluluk ortadan kalkmış olur ve yalnızca isteyenler asker olur. Yani polis teşkilatında olduğu gibi. Ama tabi bu forma şu anki kuralların ve yöntemlerin korunarak geçmesi yine bir sorun yaratır, yalnızca, tüm erkekler yerine bir grup insanın şiddete maruz kalması ve şiddeti öğrenmesi söz konusu olur, sorun çözülmüş olmaz, kişi sayısı azaltılmış olur. O nedenle askerliğin meslekleştirilmesi sırasında da daha önce bahsettiğim, ve benzeri iyileştirmeler yapılmalı. Ama eğer askerliğin amacının herhangi bir tehditte ülke insanları olarak tümden direnebilmek olduğunu düşünürsek, askerliğin meslekleştirilmesi bu açıdan iyi bir çözüm olmaz. Bu yüzden ilk seçenek daha akla yatkın görünüyor bana.
Şimdi ben böyle atıp tutuyorum burada, yok efendim şöyle olsun böyle olsun diye ama bireysel olarak kendimi bu işin içinde düşündüğümde yine de orada var olmayı istemiyorum. Çünkü ne kadar iyileştirmeler yapılırsa yapılsın, içerisinde illa ki bir şiddeti taşıması kaçınılmazmış gibi geliyor. Bu durumda yapılan iyileştirmeler yalnızca kötünün iyisi düzeyinde kalıyor. Kimseyi-ne kadar zor durumda kalırsam kalayım-öldüremezmişim gibi geliyor. Hatta biri beni öldürmeye çalışsa ve, ya onun beni öldüreceği ya da benim onu öldüreceğim gibi yalnızca iki olası durum söz konusu olsa, öldürmektense öldürülmeyi seçerim gibi geliyor. (Gibi geliyor diyorum çünkü o koşullar altında insan yalnızca ne olursa olsun hayatta kalabilmeyi düşünüyor, sonrasında yaşayacağı travmayı ve kendiyle yapa(maya)cağı hesaplaşmayı düşünemiyor da olabilir. Yani olay vuku bulmadan hiçbir şeyin kesinliği söz konusu değil. Umarım bu sorunun yanıtını kesin olarak öğrenmek zorunda kalmam hiçbir zaman!)
Sonuç olarak yine bir konuyu-Sokrates gibi-sorgulamış ama bir çözüme ulaşamamış oluyorum. Ve bu durumda, ‘Yok yok, benden adam olmaz’ diyerek yazıya cuk oturan cinsiyetçi bir atasözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yoncanın Uğur Getireni Kaç Yapraklıydı?


Geçen gün yurda dönerken yolun kenarında bir sürü üç yapraklı yonca gördüm ve dedim ki, aaa hani yoncanın üç yapraklısı az bulunuyordu da görünce şans getiriyordu! Ya ben çook şanslıyım ya da üç yapraklı yoncanın az bulunduğu falan yok, çocukluğumuzdan beri kandırılmışız meğer, bu da mı yalanmış, daha neler görücez şu dünyada cık cık cık, diye söylenerek ilerlerken birden dank etti bana: Az bulunup şans getiren dört yapraklı yoncaydı! Tabi sonra hemen kendi içimde bir ’hmm pekii, oolldu o zamaan’ anı yaşayarak ve kendi salaklığımın ardından yine kendimden saklamaya çalıştığım bir kikirdeme sonrasında olayın üzerini kapattım. Tamam, bir kereliğine böyle bir salaklık kabul edilebilirdir ama ya sonrasında birkaç kez daha üç yapraklı yoncaları gördüğümde olayın aynı şekilde vuku bulmasına ne demeli? Ah bu ben… 

21 Kasım 2010 Pazar

Bir Gün Her Şey Ama Her Şey Ama Her Şey Her Şey Son Bulsun


Hadi müzük dinleyelim! Ben sevdim Multitap'in Pul'unu. Siz de sevin.

Not: Yoo yoo, hayır, ısrar etmeyin, bir pulunu çok sevdim, o beni hiç sevmiyor falan diyecek değilim gece gece. Tövbe tövbe...


Not2: Multitap'in diğer şarkıları da çok güzel. 'Battaniyem' mesela...

19 Kasım 2010 Cuma

New York'ta Beş Minare'den...


Geçen akşam, hazır Balıkesir’deyken-yani bilet fiyatları ucuzken- sinemaya gidelim dedik abimle. New York’ta Beş Minare’yi izlemeye karar verdik. Daha önce hiç Mahsun Kırmızıgül’ün filmlerini izlememiştim zaten, merak ediyordum.

Filmi genel olarak beğendim, fena değildi. Zaten Haluk Bilginer oynuyor, ki ben ona bayılırım. Bi de filmdeki dil, din, ırk fark etmez, hepimiz kardeşiz teması güzel. Neyse, filmi yorumlamak tanıtmak falan değil zaten amacım. Sadece beni etkileyen bir sahneyi paylaşmak istiyorum.

Filmde Danny Glover, sonradan Müslüman olan bir Amerikalıyı canlandırıyor. Ve bir yerde şöyle diyor: Doğduğumuzda ezanımız okunur ama namaz kılınmaz. Öldüğümüzdeyse ezan okunmaz ama namazımız kılınır. Bunun nedeni nedir? İnsan doğduğunda, ölümünde kılınacak olan namaz için ezan okunur. İşte insanın ömrü bu kadar kısadır.

Aras İstasyonu Maceralarım

Uyarı: Bu yazıyı abartaraktan birazcık uzun yazdım sanırım, ama sabredip sonuna kadar okuyana ödül var, benden söylemesi... :)


Geçen yıl Aralık ayında İTÜ’de, Ekoloji ve Evrim Kariyerleri adı altında düzenlenen, bu alanda çalışan bilim insanlarının gelip, ileride bu konularda çalışmayı düşünen öğrencilere, yaptıkları çalışmaları anlattıkları bir sempozyuma katılmıştım. Sunum yapan hocalardan biri Çağan Şekercioğlu’ydu ve bize KuzeyDoğa Derneği’nde yaptıkları heyecan verici çalışmaları anlattı. Ayrıca kuş halkalama istasyonlarına gönüllü olmak isteyen öğrencileri kabul ettiklerini söyledi. Yapılan çalışmalar çok ilgimi çekmiş ve beni heyecanlandırmıştı. İşte o günden itibaren KuzeyDoğa benim hayalim oldu. Gitmek için sabırsızlanıyordum ancak ilkbahar döneminde okulum devam ettiği için gidemedim. Güz dönemi için başvurduğumdaysa eylülün ortasına kadar istasyonlar doluydu. Ama bu deneyimi yaşamayı o kadar çok istiyordum ki okulun ilk iki haftasını ekmeyi göze alarak gitmeye karar verdim!
İlk birkaç günümü Kars’ta (Midnight Express adıyla anılan ve içinde kaç kişinin barınabildiği muamma olan, içerisinde gizli tüneller ve yeraltı bölmelerinin olduğuna inandığım Proje Evi’nde) ve (üzeri kuşlarla dolu muhteşem bir göl manzarasına sahip, gündüzleri çok sıcak, geceleri çok soğuk olan) Kuyucuk İstasyonu’nda geçirdikten sonra, asıl görev yerim olan Aras İstasyonu’na geldim.


Kuyucuk’tan sonra Aras oldukça yeşil ve sıcaktı. Burada sabah gün doğarken köydeki evimizden çıkıyor, yolumuzun üzerindeki iki adet su birikintisini, taşların üzerinden zıplayarak geçmemiz gereken zorlu bir yolculukla aştıktan sonra, halkalama istasyonuna varıyor ve gelen birbirinden değerli müşterilerimizi ağlardan toplamak üzere ağaçların arasına dalıyorduk. Ağların ilk kontrolüne sabah 6’da başlıyor, bir saat aralıklarla devam edip, son kontrolü de akşam 8’de yapıyorduk. Yakaladığımız kuşları torbalara koyarak halkalama karavanına getiriyorduk. Halkacımız, yakalanan kuşun morfolojik özelliklerine bakıp, (çeşitli uzunluk ve ağırlık) ölçümlerini alarak türünü belirleyip, bacağına halkalandığı yeri belirten bir halka takıyor ve sonra kuşu özgür bırakıyordu. Sabah ve akşam kontrollerinde müşteri sayısı oldukça fazlayken, kuşlar için şekerleme vakti olduğunu tahmin ettiğimiz öğle vakitlerinde işler kesatlaşıyordu. Bu da bize kitap okumak, kart oynamak, sohbet etmek, keşif gezilerine çıkarak maceraya atılmak ve birçok farklı canlı türü gözlemleyerek fotoğraf çekmek için yeterli zamanı yaratıyordu. Yapılacak tüm işleri (yemek, bulaşık, temizlik…) hep birlikte kolektif olarak gerçekleştirmemiz de çok keyifliydi.


Aras İstasyonu’nda ilk başta 7 kişiydik. Sedat, Merve, Lee, Meryem, Bilgesu, Efe ve ben. Daha sonra Meryemle Bilgesu gidince Esra geldi. Meryem ve Bilgesu İstanbul Üniversitesi Biyoloji bölümü 3. Sınıf öğrencileriydiler. Efe, Boğaziçi Psikoloji son sınıf öğrencisiydi. Merve, ki kendisi muhteşem yemekler yapan, istasyonun annesi konumunda olan, östrojen seviyesi tavan yapmış bir kişiydi, Pamukkale Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydi ve bu yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde modellemeyle ilgili bir araştırma projesine başlayacaktı. Esra, Gazi Üniversitesi’nde doktora yapıyordu. Çalışması kuş parazitleriyle ilgili olduğundan, o da halkalanan kuşlar salıverilmeden önce onlara masaj yaparak tüylerinden parazit örnekleri alıyordu. Esra’nın masajından sonra tüm kuşlar mayışıp kalıyorlardı. Hatta en çok ısıran kuşlardan biri olan Örümcek Kuşu bile onun elinden geçtikten sonra sersemlemiş, pamuk gibi olmuştu! Bazıları masajdan sonra bıraktığımızda o kadar mayışmış oluyorlardı ki, uçmuyorlardı. Böylelerine şekerli su takviyesi yapıp kendilerine gelmelerini sağlıyorduk. Tabi böyle masaj ve yemek servisi olunca halkaladığımız aynı kuşlar tekrar ağlara takılıyorlardı. Hatta bazıları arkadaşlarını da alıp Aras-Massage & Food Center’a tekrar geliyorlardı! Lee, annesi Fransız, babası İngiliz olan Kanadalı bir zoolog ve kuş aşığıydı. Lee tüm hayvanları çok seviyordu, sürekli onların peşindeydi, kurbağa, peygamber devesi vs. ne bulursa yakalayıp bize getiriyordu ama gözleri hep bir yandan gökyüzünde kuş arıyordu. Hatta daha sonra Taksim’de buluştuğumuzda, İstiklal’i gezerken bile gökteki kuşlara bakıyordu! Sedat, halkacımız idi. O kuşları halkalarken biz de onu izliyorduk. Birimiz kayıt defterine Sedat’ın yaptığı ölçümleri kaydediyorduk.  Bu arada Sedat da bize bir yandan kuşların türlerini, onları birbirlerinden nasıl ayırt edeceğimizi anlatıyordu. İlk olarak ise kuşları nasıl tutmamız gerektiğini gösterdi. Ya boynunu işaret ve orta parmaklarımızın arasında tutup, avcumuzla da vücudunu kavrayarak, ya da kuşun bacaklarını yine bu iki parmağımızın arasında tutup alttan ayaklarını da baş parmağımızla destekleyerek tutuyorduk.


İlk günlerimde ağlardan kuşları çıkarma konusunda biraz çekinmiştim. Daha önce hiç eline kuş almamış bir insan olarak bu doğaldı tabi. Çünkü ağlara yakalanan kuşlar, biz onları çıkarmaya çalışırken sürekli çırpınıyor, uçmaya çalışıyor ve bazıları da ısırıyordu. (Tabi bir de korkudan refleks olarak çiş ve kakalarını yapıyorlardı.) Asıl korkum ise, çıkarırken onlara zarar vermek, onları kurtarayım derken kanadını, bacağını kırmaktı! Neyse ki böyle bir şeye neden olmadım ve zamanla kuşları ağlardan çıkarabilmeye başladım. Ancak birkaç kuşu ağda kendilerini yaralamış halde bulduk. Bunlar, ağda çok fazla çırpındıkları, dolandıkları için onları bulduğumuzda bir yerlerini kesmiş haldeydiler. En kötüsü de, bir keresinde çok güzel büyük bir kuşu-yanlış hatırlamıyorsam Sarıasmaydı- boğazını ipe baya bi kestirmiş halde ağa takılı bulduğumuz zamandı. Böyle kuşlara da ilkyardım uyguladıktan sonra halkalamadan hemen salıyorduk.  


İstasyonun yakınında, yırtıcı ağının kurulu olduğu yerin hemen arkasında içinde bir sürü kırmızı ve yeşil elma ağaçlarının bulunduğu bir tarla vardı. Oradaki elmalara bakıp ne güzeller derken bir öğrendik ki, meğer o ağaçlardan biri bizimmiş! O sırada Kuyucuk’ta, ama genelde Aras’ta olan dernek çalışanı Yakup, bu ağacı sahibinden satın almış. Böylece taptaze ve tadı harika olan yeşil elmalardan bol bol, Yakup’un ağacını sömürürcesine yedik. Tabi ordaki bir sürü ağacın tam ortasında bir tanesinin başka birine satılmış olması da hayli ilginçti.


İstasyonda akşamları elektrik olmadığından lüks ile aydınlanıyorduk. Son kontrolleri de kafa fenerlerimizle yapıyorduk. Karanlıkta yaptığımız kontrollere yalnız çıkmamamızı söylemişlerdi. Ama ben bir defasında sondan bir önceki kontrole gittiğimde ağlarda çok kuş vardı ve bazılarıyla da baya uğraşmıştım çıkarabilmek için. Tabi işim uzun sürünce hava kararmaya başladı. Yanımda fener yok, orası da ormanlık, çalılık bir yer. Önümü zor görüyorum. Gündüz ağların yerini ezberlediğimiz ve her yeri görebildiğimiz için kolayca ilerleyebiliyorduk ama gece olunca her yer çok farklı gözüküyor, tanınmıyor. Kaldım öyle orada. Bir o tarafa gidiyorum yok, bir bu tarafa gidiyorum yok. O zaman bir tek Efeyle Sedat’ın numaraları vardı bende. İkisini de aradım, biri kapalı biri meşgul! Bir de orada yaban domuzlarının olduğunu biliyoruz. Oradayken ben hiç görmedim ama otların arasından geçerken açtıkları yolları görüyorduk. Yani bir de yaban domuzuyla karşılaşma korkusu var! Neyse sonra son ağı kontrol etmeden geri döndüm, içgüdülerimle geldiğim yolu bulmaya çalıştım ve sonunda karanlıkta istasyona dönmeyi başardım.


Yaban domuzu demişken, bir keresinde de 10. ağın civarında çalılık bir yerde leş kokusu duyduk. Birkaç kez daha duyup, herkes aynı kokuyu duyduğunu söyleyince, bu cinayetin peşine düşmeye karar verdik. Ayrıca önceki gün ben o tarafın kontrolünü yaparken, 10. ağın yakınında ilginç sesler –hani küçük çocuklar için oyuncaklar olur ya böyle içi hava doludur falan, bastırınca da cıyk diye ses çıkar, işte o ses gibi-duymuştum ve bu sesin yavru bir domuza ait olabileceğini düşünmüştüm. Ve hipotezim de anne domuzun öldüğü ve yavrusunun da onun ölüsünün başında olabileceği yönündeydi. Çünkü o civarda köylüler domuz avına çıkıp yaban domuzlarını öldürüyorlardı. Ertesi gün Lee, Efe ve ben CSI-Aras olarak olay mahallinde araştırmaya başladık. Çalıların arasına daldık, çamurlara batıp çıktık ama bir sonuç elde edemedik. Zaten o gün koku da kaybolmuştu. Demek ki ceset başka bir yere taşınmıştı. Sonra bunu av köpeklerinin yapmış olabileceğini düşünerek araştırmamızı noktalamak zorunda kaldık. Çünkü olay zaman aşımına uğramış ve deliller yok edilmişti.


Hee bir de tabi, önemsiz bir ayrıntı ama, Aras’ta boğulma tehlikesi yaşadım. Bir gün Lee ile birlikte bir keşif gezisine çıkmaya karar verdik. Karşıda görünen bir dağı hedefledik ve onun zirvesine çıkmaya karar verdik. Tabi bunun için önce Aras nehrini geçmemiz gerekiyordu. Ben baştan cesaret edemedim çünkü yüzmeyi doğru dürüst bilmiyorum, benim yüzmem boyumu geçmeyen yerlerdeki bir iki kulaç ve çırpınıştan ibarettir. Lee ise çok iyi yüzücü. Daha önce cankurtaranlık da yapmış, nehirlerde de yüzmüş biri. Zaten birkaç gün önce Aras Nehri’nde de yüzmüştü. Ve o yüzdüğünde sular daha alçakmış. En yüksek su seviyesinin benim belime bile gelmeyeceğini söyledi. Tabi o da benim yüzme bildiğimi farz ediyormuş. Neyse, biz bir poşeti ip olarak kullanıp, ikimiz de bileğimize geçirdik ve birbirimizden ayrılmamak için önlem aldık. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Baştan iyiydi, su seviyesi alçaktı ama nehrin dibindeki taşlar küçük küçüktü ve ayağımıza batıyordu. Ortalara geldikçe su seviyesi ve daha da önemlisi akıntı artmaya başladı, ama zor da olsa yavaş yavaş senkronize hareketlerle ilerliyorduk. Karşı kıyıya yaklaştığımızdaysa, sular azalacağına artmaya ve akıntı da deli gibi coşmaya başladı! Karşı kıyının böyle olacağını hiç düşünmemiştim, tabi nehri geçmenin bu kadar zor olacağını ve nehrin bu kadar kuvvetli akıntısının olacağını da… Karşı kıyıya yaklaştığımızda ben daha fazla ayakta duramadım ve bunu Lee’ye ‘ay em going’ şeklinde ifade ettikten sonra suyun yüzeyinde sürüklenmeye başladım. Neyse ki, bu arada Lee’nin çantasına tutunmuştum, birlikte sürükleniyorduk. Lee’nin çantasıyla birlikte kaldığım sürece sorun yoktu ama ondan ayrılıp, kendi başıma sürüklenmekten korkuyordum. Suyun kaldırma kuvveti o kadar fazlaydı ki, orada boğulmaktan değil de sonsuza kadar sürüklenip kıyıya çıkamamaktı asıl korktuğum. O anki hislerim o kadar garipti ki… Bir yandan ölüme ne kadar yakın durduğum çok aşikar, ama bir yandan da insan kendine yakıştıramaz ya hani, ben de yakıştıramıyordum kendime. Yok yaa, ama ben ölmem yaa, dimi yani şimdi durduk yere ne diye öleyim diyordum. Bir yandan da böyle bir ölümün ne kadar komik ve aptalca olacağını düşünüyordum. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberler gözümün önüne geliyordu: Kuş gözlemine gitti, Aras’ta boğuldu! İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde okuyan çok da güzel olmayan genç kız (bkz. Zaytung) Aras’ın sularında can verdi! Yüzme bilmeden nehre gidi, boğuldu! Falan… Çok utanç verici! Tabi asıl ailemin nasıl üzüleceğini düşündüm, çünkü buraya gelmemi hiç istememişlerdi zaten, hala ölürsem ben onlara nasıl hesap veririm diye düşünüyordum! Böyle işte, sanırım ölüme hiç bu kadar yakın durmamıştım. Neyse ki Lee’ye tutunuyordum ve o da kıyıya doğru yüzerek, kıyıdaki kayalara tutunup nehirden çıkabilmemizi sağladı. Böylece korkunç senaryolarımın hiçbiri gerçekleşmedi, çok şükür! Karşı kıyıya sağ salim çıktık, tabi boynumuza kadar ıslanmış vaziyette. Biraz dinlendikten sonra hedef dağımıza doğru yürümeye başladık. Dağa tırmandık. Tırmanırken de dağın bitki örtüsünü, üzerinde yaşayan canlıları, yuvalarını inceledik. Yükseldikçe yol dikleşti, tırmanış zorlaştı ama manzara da bir o kadar güzelleşti. Tabi yine ben tırmanırken bir yandan da aklımdan Yedi Numara dizisindeki Zeliha gibi, felaket senaryoları yazmaya devam ediyordum. Ya şimdi ayağımı bastığım terdeki taş-toprak sağlam değilse ve bastığım anda kayıverirse de, ben de tutunacak vakit bulamadan, geriye doğru yuvarlanaraktan aşağıya inerken, her bir parçam ayrı bir yere savrulursa ne yaparım… Neyse ki bu senaryom da gerçekleşmedi ve sonunda zirveye ulaştık. Zirveye çıktığımızda istasyondakileri aradım ve teleskopla bizim fotoğrafımızı çektiler. Zirvede biraz dinlendikten sonra inişe geçtik. İnişimiz sırasında çok güzel, rengarenk ve kocaman bir tırtıl gördük. O sarı otlarla kaplı çorak dağda böyle rengarenk bir tırtıl görmek çok ilginçti. Dağdan inince oraya yakın bir yerde bulunan iki taştan örülü evlere yakından bakmaya gittik. Terk edilmiş görünmelerine rağmen, içlerinden kimse çıkmamasını umarak evlerin içine girdik. Eğer evlerde yaşayan birileri olsaydı da ‘Eee, şeyy, biz nehrin karşısındaki komşularınızız, kahvemiz bitmiş de varsa sizden bir fincan ödünç almaya geldik’ diyecektik. Neyse ki kimse yoktu, biz de rahatça gezdik ve bol bol fotoğraf çektik. Artık dönüş vakti gelmişti. Ama ufak bir sorunumuz vardı, nehri tekrar geçmemiz gerekiyordu! Benim geçebilmem için de, nehrin daha farklı bir yerini-mümkünse daha alçak ve daha az akıntılı olan bir yerini-bulmamız gerekiyordu. Bu yüzden ben kıyıda beklerken, Lee nehrin pek çok farklı yerinden yürüyerek geçiş denemeleri yaptı ama tüm sonuçlar olumsuzdu. Tabi bu arada onun ayakları taşlar dolayısıyla mahvoldu. En sonunda yakında çalışan köylülerden yardım isteyip bizi Tuzluca’ya götürmelerini istemeye karar verdik. Tuzluca köye en yakın olan ilçeydi. Ama Tuzluca’ya gidince de oradan köye gelebilmek için taksi tutmamız gerekecekti çünkü ilçeden köye giden köy arabası günde bir kez çalışıyordu. Ama bu şekilde de epeyce bir dolanmış olacaktık. Üstelik yanımızda hiç para yoktu. İşte bu haldeyken köylülerden yardım istedik. Bunlar yaşlı bir amca ve teyze ile genç bir yeğenleri idi. Çocuk bizi nehirde akıntının az olduğu bir  yerden karşıya geçirebileceğini, iddia etti. Halbuki Lee orayı denemişti ama çocuk çok emin konuşunca tamam dedik. Üçümüz ele ele tutuşarak geçmeyi denedik ama olmadı yine akıntı çok kuvvetliydi, sürüklenmek üzereydim, yine geri döndük. Sedat’ı arayıp durumu anlattık. Köylülerin traktörüyle Tuzluca’ya gitmeye karar verdik. Ama önce onlar yapmaları gereken işleri bitirmek zorundaydılar. Kestikleri ağaçlardan çıkan odunları traktörlerine yüklüyorlardı. Biz de Lee ile onlara yardım ettik, hep birlikte odunları traktöre yüklemeye başladık. Bu arada Sedat aradı ve köylülerle konuşarak bulunduğumuz yeri tarif ettirdi. Olduğumuz yere yakında bulunan bir yola çıkmamızı, köy arabasını bizi almak üzere oraya gönderdiğini söyledi. Böylece Tuzluca’ya gitmeden daha yakın bir yoldan köye dönebilecektik. Teyze bizi yola kadar götürdü. Yola çıkana kadar baya bi yol yürüdük, teyze de biraz zor yürüyordu. Teyzeye sen bize tarif et yolu, bizimle yürüyüp yorulma dedim ama kabul etmedi. Ben sizi arabaya teslim etmeden bırakmam, bizim de evlatlarımız var, onlar da zor durumda kalınca onlara da başkaları yardım edicek dedi. Çok hoşuma gitti. Bu arada o gezdiğimiz iki taş evin yanından geçerken öğrendik ki, bunların biri o teyzeye aitmiş. Meğer orada önceden bir köy varmış ama Aras’ın suları hepsini götürmüş ve bir tek bu ikisi kalmış. Onlar da şimdi burayı depo gibi kullanıyorlarmış. Sonunda tam biz yola vardığımızda araba geldi ve bizi köye geri götürdü. Böylece kurtarıldık ve maceramız sonlandı. Ama geride ayaklarımızda (özellikle Lee’ninkilerde) sızlayan çizikler ve müthiş bir yorgunluğun yanı sıra, hayatımız boyunca unutamayacağımız heyecan dolu bir anı bıraktı! İstasyona vardığımızda Sedat, Aras’ın Ermenistan’a doğru aktığını, eğer sürüklenseydik Ermenistan’a kadar gidebileceğimizi söyledi. Hadi Lee’yi Kanadalı diye geri verirdiler ama seni vermezlerdi, artık sen de orada evlenir, çoluk çocuğa karışırdın dedi. Ben de ne, ben, evlenmek, tüh yaa fırsatı kaçırdım, acaba tekrar mı atlasam nehre, bak belki evlenirmişim diye derin düşüncelere dalarak kaçırdığım fırsatlara yandım… Ehh ne yapalım, kader kısmet…  
   
  
Giderken Kars’a trenle 40 saatlik bir yolculukla gitmiştik. Yolculuk uzundu ama gayet rahattı. Trenle Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna seyahat etmek ve yoldaki o coğrafyanın değişimini adım adım yaşamak çok keyifliydi. Önce batıda her yer yeşillik, ortalara gittikçe sapsarı düzlükler, geniş bozkırlar çıkıyor karşına, doğudaysa her yer çorak ve yüksek olan dağ ve kayalıklarla dolu. Ama hepsinin de güzelliği ayrı! Dönüşteyse Iğdır’dan otobüsle 24 saatlik bir yolculuk yaparak döndük. Yolda iki kez jandarma otobüsü durdurdu ve erkeklere kimlik kontrolü yapıldı, hani asker kaçağı falan var mı diye herhalde. İkinci durduruluşumuzda bavullara da baktılar ve kilitli, şifreli çantası olanlardan bunları açmaları istendi. Ve bagajda sahipsiz şifreli siyah bir çanta bulundu. Askerler otobüsteki tüm yolculara sordular, kiminse bu çanta sadece içine bakacağız, sahibi kimse çıksın, yoksa kırmak zorunda kalacağız dediler kaç kez ama çantayı kimse sahiplenmedi. Bu yüzden baya bi bekledik yolda. Sonunda çantayı kırıp açtılar ve içinden ruhsatsız silah çıktı. Ve bir de kimlik! Böylece çantanın sahibi de bulundu. Meğer, otobüste karısıyla birlikte seyahat eden yaşlı bir amca vardı uzun beyaz sakallı, cüppeli falan, daha önce görüp ne kadar tatlılar diye düşünmüştüm (evet, yaşlıları, özellikle yaşlı çiftleri çok seviyorum), onunmuş çanta! Bu arada tabi otobüstekilerden, naptın sen hacı yaa, cık cık cık sesleri yükseliyordu…   
 

İstanbul’a dönmeyi hiç istemedim. Hatta otobüsü beklerken Efe’ye, ya ben dönmesem, hep burada yaşasam böyle olmaz mı dedim, acaba otobüse binmesem mi kararsızlığını yaşadım. Ama ne yazık ki er ya da geç gerçek hayata dönmem gerekecekti. Ertelesem ne zamana kadar erteleyebilirdim ki bu dönüşü? Zaten insanın hem en kötü, hem de en iyi özelliği her şeye zamanla alışması. Gerçek hayata da nasıl olsa zamanla tekrar alışacaktım.


Uzun lafın kısası, birçok macara yaşamamın yanı sıra, Aras’ta birçok kuş türü gördüm ve öğrendim, çeşit çeşit kelebek, kurbağa, fare, böcek, örümcek, çekirge gözlemledim ve KuzeyDoğa çatısı altında gönüllü olarak toplanmış, oradaki günlerimi birlikte geçirdiğim ve her zaman sevgiyle hatırlayacağım Homo sapiens üyeleriyle yaşayarak harika vakit geçirdim. İyi ki varsın KuzeyDoğa!     

Not: Ödül mü, ne ödülü, ödül ne arar la bu blogda! :) Hem sabrın sonu selamettir, hepinize bol keseden selamet dağıtıyorum...

23 Ekim 2010 Cumartesi

Zifiri Aydınlık

Geçen yıl İTÜ Kadının Atölyesi Kulübü olarak 8 Mart'ta gösterilmek üzere her birimizin kendi hikayelerimizi anlattığımız birer video hazırlamıştık. Bu da benimkisi, izleyemeyenler için sadece ve sadece bu blogda! Gel vatandaş, geeel... :)