3 Şubat 2021 Çarşamba

Gözlerimi Kapadım Mı...


Sensiz değilim ki ben. Gözlerimi kapadım mı hemen tutuveriyorum elini. Gidiyoruz Gökçeada’ya. Yürüyoruz yolun kenarından Yıldız Koyu’na. Mısır tarlaları denize uzanıyor taptaze salınarak, oradan karşıya, komşuya, Semadirek’in heybetine doğru. Semadirek gölgeliyor masmavi göğün bu kısmını. Solda parlayan güneş, dağın üzerine özenle yerleştirilmiş iki beyaz bulut. Birazdan hava kararacak, oturacaksın balkonda yarıçıplak. Sırtın bana dönük, yanan kızıl göğün içinde dimdik uzanan Semadirekle dost. Kızılın, mavinin, yeşilin ve sevgilinin bütün tonları karışacak manzaramda. Hangisi mavi, hangisi yeşil, hangisi sevgilim?

Akşam olunca giyineceğiz sevinçlerimizi. Birbirimizi şöyle bir süzüp karşıdan, heyecanla yine birbirimizle buluşmaya gideceğiz el ele. Yaz gecelerinin tatlı serinliğinde telaşsız yürüyeceğiz gönlümüzce. Kimsenin yürümediği yollardan dolana dolana çıkacağız karanlıkta bir tepeye. Çocuksu bir heyecanla yanımdan ayırmadığım dinamolu el fenerimin ışığı vuracak yola. İşte gelmişiz bile Eski Bademli köyüne! Dolaşacağız çekinerek, eski taş binaların yıkık bahçelerinde. Sokağa sandalye atmış yaşlı amcaların, teyzelerin arasından geçeceğiz sonra. Sen selam vereceksin, ben utanacağım.

Uzaktan tıngırdayan kırık nağmeler duyacağız eğlenen insan sesine karışan. İşte bir taverna! Geçip oturacağız baş köşesine, Semadirek’in karşısına. Gece göremesek de onu, bileceğiz soframızdadır yine. Bir rakı da ona dolduracak, oğlak tandırını ayıracağız. Renkli ampullerin asılı durduğu havada Rumca ezgiler salınacak. Kadehlerimiz boşalırken, kafalarımız bulanacak.

Her şey alabildiğine, öylesine güzelken bile… İnsanız ya, ille de başka bir yerde olmak isteyeceğiz. Karanlıklar içindeki yüksek dağ başında bir taç gibi parıldayan ışıklarıyla Tepeköy bize göz kırpacak. Sanki her gece bütün köy halkı bizlerden gizli, bu ulaşılması zor tepenin sokaklarında şenlikler yapıyor da biz kaçırıyormuşuz gibi çelecek gönlümüzü. İçimize bir Tepeköy hasreti düşecek. Orada olmanın hayali dumanlanacak aklımızda.

İşte bu kadar kolay! Hayalimde hayal bile kurduk bak... Gözlerimi kapadım mı her şey güzel de, keşke tekrar açmayabilsem.

8 Aralık 2016 Perşembe

Şimdiye Ağıt

John William Godward - Dolce far niente (Sweet nothings)

Dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına... Gittikçe daha mı yalnızlaşıyor insan ne? Etrafındaki herkes dağılıyor bir yerlere. Sense hala, hep aynı yerde kalıyor gibisin. Arka koltukta unutulmuş gibi. Değişmeyen tek şey arka planda çalan Ezginin Günlüğü. Can sıkıntısı ve eksiklik hissiyle geçen günler. Önceden ne yapıyordun sen? Yine böyle mi hissediyordun? Sanki hep geçmişte daha mutluydun gibi geliyor. Ama değildi galiba. Evet, değildi. Dışarı çıkmak istiyorsun. Soğuk. Gece-ve geceler kısa artık, bu sevinci de aldılar elinden. Aydınlık bir güne bile başlatmıyorlar artık.

Yapılması gereken çok şey var. Serili çamaşırlar toplanacak. Makinedeki çamaşırlar asılacak. Mutfakta bulaşıklar toplanacak. Bulaşık makinesi çalıştırılacak. Çarşaflar değiştirilecek. Haftaiçi koltuğun üzerine gelişigüzel yığdığın giysiler-giyisi değilmiş giysiymiş bak bunu lisedeyken öğrenip çok şaşırmıştın sence kesinlikle giyisiydi çünkü- toplanacak. Şu an için acelesi yok ama ders çalışsan da fena olmaz-evet haklısın bu akşam da çalışma sonra çalışırsın. Anne baba aranacak, iyi olduğun bildirilecek. Ev temizlenecek-ama her zamanki gibi daha idare eder yaa, onu sonra yaparsın. İzlemek istediğin filmler, okumak istediğin kitaplar var-yok şimdi onlara vakit ayıramazsın, zaten o kalın kitabı da bitiremedin 3 ay mı oldu, artık kabullen çok kalın kitap okumak yok sana, yapamıyorsun. Öylece oturmak en iyisi. Dolce far niente.

Bazen çok yalnızsın. Sebebi de yok. Deniz kenarına gitsen düzelir mi acaba. Üzgün suratla olmaz, işe yaramaz, denedin daha önce. Kalabalığa karışmak. Bunalırsın, sana göre değil. Yolculuğa çıkmak. Belki. Ama... Bu şehir arkandan gelecek, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın.

Çaresi var mı bilmem. Yapılması gereken çok şey var. Yapacak hiçbir şey yok. 

31 Ekim 2016 Pazartesi

Fikirler Falan... (2)

Eğer bitki çayını yalnızca hasta olduğunda değil de, kış gecelerinde sana iyi geldiğini hissederek, severek içmeye başladıysan bence biraz yaşlandın demektir. :/

2 Haziran 2016 Perşembe

Fikirler Falan... (1)

Havalar ısındığında ve ilk kez kısa kollu giymeye başladığında evden çıkarken üzerine giydiğin ceketin çıplak kol ile teması hissi - garip bence.

8 Kasım 2015 Pazar

Şiirimsi Bir Şeyler


   SARMA
Bir sevgilim var
Omzu çardak,
Gözleri üzüm,
Kucağı yaprak.
Sarmalar beni,
Sevinç dolarım.

26 Ocak 2014 Pazar

Tembelin Uyanışı




Gece ev arkadaşıyla birlikte 1952 yapımı bir Amerikan filmi izlemeye başlamıştı. Çok da güzel gidiyordu film. Zamanın hızlı ayak figürleriyle kulaklar ağızlarda gülerek yapılan neşeli danslarıyla doluydu. En sevdiği! Ama daha yarısında gözlerinden uyku süzülmeye başlamıştı. Bir de sol üst göz kapağının içe bakan kısmında baş gösteren şey -arpacık mıdır ne halttır- hafifen batıyor, gözünü kapatmaya zorluyordu. Daha fazla dayanamayıp arkadaşına iyi geceler dileyerek odasına yollandı. Ertesi gün pazar olmasına rağmen erken kalkıp güne çok şey sığdırmak temennisiyle telefonunun alarmını dokuz buçuğa kurdu. Başka hiçbir şey yapmadan kendini yatağa attı. Çabucak uykuya daldı.

Sabah alarmı çaldığında hemen kapattı ve uyumaya devam etti. Hala çok uykusu vardı. Onda tekrar gözlerini açtı. Mutfaktan hazırlanan kahvaltının sesi geliyordu. Kalkayım artık diye düşündü. Ama üşüyordu biraz. Azıcık daha yatağın içinde kalıp ısınıp öyle kalkayım diye düşünerek yorganına daha sıkı sarıldı. Ve yine uyuyakaldı. On buçuk gibi tekrar uyandı. Artık kalkayım yeter diye düşündü. Sonra düşünceleri başka yerlere kaydı. Dün ne güzeldi. Sakin bi gündü ve evde geçirmiştiler o günü de. Ama güzeldi. Sadeydi. Dünü düşündü uzun uzun. Tekrar canlandırdı hayalinde. Yarı uyur yarı uyanıkken aktı zaman üzerinden. Saat on biri geçiyordu bilmem kaçıncı kez güne uyandığında. Bu kez düşünmeye mahal vermeden hemen harekete geçti. Yoksa yine düşünme-hayal-uyku-uyanma döngüsüne girecekti.

Evet, saatini kurup erken kalkması iyi olmuştu. Gün erken başlayacak ve ona bir sürü şey sığdıracaktı ne güzel. Kendi kendine sırıttı. İlk kez değildi nasılsa kendini kandırışı. Artık alışmıştı.

28 Nisan 2013 Pazar

Büyüklere Yasaklar



Artık oyun oynamıyor olmamız çok saçma değil mi? Niye bizden büyük, durgun, olgun, sıkıcı davranmamız bekleniyor? Ne değişti ki, çocukluğumuzla yetişkinliğimizin farkı ne? Neden kendimizi artık sokaklara vurup akşam ezanı okunana kadar deliler gibi koşup oyun oynamıyoruz? Niye artık iki dakka koşunca hemen yorulup yorgunluğumuza teslim oluyoruz? (Çocukken sonuna dek direnmez miydik, hatırlayın!) Neden artık arkadaşımızın evine çat kapı gidip onu oyuna sürüklemiyoruz? Niye her gördüğümüz ağacın tepesine çıkıp meyvelerine dalmıyoruz? Sanki yetişkinliğe geçişte toplumca gizli bir antlaşma imzalıyor gibiyiz. Artık koşup oynanmayacak, yaramazlık yapılmayacak, ciddi suratlar takınılacak, sıkıcı ve döngüsel bir hayat yaşanılacak…

Çok özledim çamurla oynamayı. Niye artık oynamıyoruz? Neler neler yapardık çamurdan. Sonra da yaptıklarımızı kurutup onlarla oyun oynardık. Üstümüz başımız kirlenecek diye dert etmezdik hiç. Gözümüze kestirdiğimiz herhangi bir yere oturuverirdik umursamadan. Suyu toprağa döker, başlardık yoğurmaya, şekil vermeye. Çamurdan yaptığımız şey bir yemekse mesela, onun üzerini süsleyecek baharatımız da kiremit tozu olurdu. Tabii kiremit tozu yapmak için de emek harcamak gerekirdi. Kiremitleri taşa olanca gücümüzle sürterdik. Asma yapraklarının içine çamur doldurup sararak sarma yapardık. Bahar gelince komşu bahçedeki erik ağacının tepesiydi bizim mekanımız. O yeşil erik de öyle bir ekşi ve güzeldi ki… Evden biraz tuz getirip bana bana yerdik. Bir de vişne ağacı vardı yan bahçede. Vişneleri de iki bisküvi arasına koyarak bir nevi tatlı yaparak yerdik. Arada sırada annelerimizden piknik yapıcaz biz deyip yağlı ekmek isterdik. Ekmeklerimizi alıp yan bahçede çimenlerin üzerinde yiyip mutlu olurduk. Evcilik, yakalamaç, ortada sıçan, istop, saklambaç, uzay, seksek, 9 kiremit, 9 aylık… Oyunlardan biri biter biri başlardı. Susayınca suyu bizim bahçedeki çeşmeden içerdik.


Büyüdükçe oyunlar yasak oldu bize. Hepimizin çok daha önemli, ciddi işleri oldu. Steril ortamlarda yaşayıp suyu şişeden içer olduk. Piknik anlayışımız 2 gram yeşilliğin içindeki kafelerde parası neyse verip bir kuş sütünün eksik olduğu kahvaltılar yapmaya dönüştü.

Doğadan niye koptuk bu kadar? Nasıl bu kadar uzaklaşabildik? Yine oynasak ya çamurla. Yine yuvarlansak ya çimlerde. Yine çıksak ya ağaç tepelerine. Mutlu olabilsek ya yine bir yağlı ekmekle. 


Not: Yazıdaki fotoğraflar Reha Erdem'in 5 Vakit filminden. Filmde çocukların yeşillikler içindeki uyuma sahneleri öyle güzel ki...

24 Mart 2013 Pazar

Nasıl Ya?


Son zamanların yaşıtlarım arasındaki en popüler konusuna yeniden geri dönüyorum. Belki de kendimi tekrarlayacağım ama olsun. Peki konumuz ne mi? Büyümek… Hepimiz şu an büyümüş olmanın şaşkınlığı içerisindeyiz. Ne ara oldu bu iş? Niye kimse bize söylemedi? Niye kimse uyarmadı? 'Dikkat dikkat sayın 1988 doğumlu ... ..., yetişkinliğe doğru son hızla yol almaktasınız, güvenliğiniz için lütfen en kısa sürede müsait bir yerde sağa çekiniz veyahut en yakın kavşaktan U dönüşü yaparak çocukluğunuza dönünüz.' Gerçi bunu söyleseler ne olacaktı ki? Çıkmışız bir kere yola, dönmek ne mümkün!

Hayatımda (Evet, ben bir bireyim ve benim de bizzat kendime ait bir hayatıM var, bunu söyleyebilmeliyim artık. Lisanstayken yurtta kalıyordum ve ortak mutfağımızda bir kızın bir arkadaşına ‘Hayatımda hiçbi şey yolunda gitmiyo yaa, üff’ şeklindeki yakınmasını işitmiştim. Ve hayretler içerisinde kaldığımı hatırlıyorum. Onun bir hayatı vardı. Hayat, ona aitti. Hayatım demişti, sahiplenmişti onu. Ya ben? Benim var mıydı iyelik eki takıp sahiplenebileceğim bir hayat? Herkesin olduğuna göre, benim de vardı şüphesiz. Ama hayata hayatım diyebilmek bile başlı başına bir büyümüşlük göstergesi gibi gelirdi bana. Ya da sadece çok önemli kişiler hayatım deme ayrıcalığına sahip olabilirmiş gibi düşünürdüm. ‘Öyle değil ama, öyle değil. Bunlarla bi ilgisi yok, herkesin var sahip olduğu bir hayat’ şeklinde kendime yaptığım telkinlerle hala zorlanarak kullanmaya çalışıyorum bu kelimeyi, neyse) bazı radikal değişiklikler oldu bu arada. Sanırım önce ondan bahsetmeliyim. Şöyle ki, artık iş güç sahibi bir insanım. Şu an İ.Ü.’nde farklı bir bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım ve tabii yine bu alanda yüksek lisansa başladım. Genetik’teki yüksek lisansımın akıbeti ne olacak ben de bilmiyorum henüz, belki bir ara fırsat bulup onu da bitirebilirim diye ümit etmekteyim. Neyse işte, bilgilendirme bölümünü de geçtiğimize göre anlatmak istediğim kısma gelebilirim artık. Şimdi ben Ar. Gör. oldum ya, Tıp öğrencilerinin pratik derslerine asistan olarak giriyorum. Öğrencilere incelemeleri gereken 10 tane örnek dağıtıyoruz. İlk bir saat hoca projeksiyon aletiyle kendi mikroskobunda çalıştığı örnekleri öğrencilere gösteriyor, şu örnekte şu yapıyı, bunda ise bunu göreceksiniz şeklinde. İkinci saatte ise öğrenciler kendi ellerindeki örnekleri inceleyerek bu yapıları bulup çizmeye çalışıyorlar. Bulamayınca haliyle bizden yardım istiyorlar, seslenirken de ‘hocam’ diyorlar, ben yine şaşırıp kalıyorum, ‘Ben mi, hoca mıyım ben yani şimdi’ diye. Yakında da sınav gözetmeni olacağım başlarına. Böyle işte, büyüdüm de bir nevi hoca bile oldum. Ne ara gelebildim bunları yapabilecek yaşa? Ben hala o öğrencilerin yerinde görüyorum kendimi. Öyleyim de aslında ama hem de değilim bi yandan. Off çok karışık bu işler…


Bunları düşününce Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’daki sözleri geldi aklıma. (Önemli not: Kitabı okumanız kadar Seyyar Sahne’nin sergilediği oyunlaştırılmış halini de izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. 130 dakika süren bu tek kişilik performansta Erdem Şenocak harikalar yaratıyor. Ben 3 kez izledim!) Kitabın kahramanı Hikmet Benol. Karısından ayrılıp bir gecekonduda yaşamaya başlıyor. Diyor ki:

Oysa, bu şirin bölgenize ilk geldiğim gün albayım, çocuklar benimle ilgilendiler: Çevreme toplanıp, ‘Adama bak’ dediler. (Artık çok genç bir insan olmadığımı belirten bu ‘adam’ sözü beni biraz üzüyor. Belki, kendini genç hissetmek isteyenler için başka bir kelime bulunabilir, ne dersiniz?) Otobüste de şoförün yanında durmayı seven mektep çocukları, ben ön kapıya doğru yürüyünce, birbirlerine, ‘Adama yol verinde geçsin’, diyorlar. Fakat mahalle çocuklarının ilgisi başkaydı: ‘Bütün gözler ona çevrilmişti’ diye yazarlar ya kitaplarda romancılar, ben bir yere girince bana öyle bakılsın isterim. Çocuklar bunu anladılar; hepsi de yeni bir ‘adam’ geldiğinin farkındaydı. Ben de onların yaşındayken ‘adam’ olmak hayata atılmak istiyordum. Önce hayata atıldım. Fakat bunu nasıl yaptığımı bir türlü anlayamadım. (Bir durumdan başka bir duruma nasıl geçtiğimi zaten bir türlü kavrayamam. Mesela, karanlıktan sonra birdenbire nasıl aydınlık olur, albayım? Siz hiç görebildiniz mi?) Herhalde bir süre, hiç kımıldamadan beklemeliydim; sonra hayata yavaş yavaş atılmalıydım. Oysa bana birdenbire işte evlendin ya, hayatını kazanıyorsun ya, o halde hayata atıldın, dediler. (Tam atıldığım sırada söyleselerdi ya.)    

Yavaş yavaş atılamıyoruz işte hayata. Her şey birdenbire, pat diye oluveriyor anlamadan. Bize düşen ise ne kadar yaşlansak da büyüdüğümüze inanamadan, ‘Nasıl ya?’ diyerek şaşkınlık içerisinde geçen yıllara bakakalmak oluyor. 

Niye Sevmeli?

*

İşte insan birini bu yüzden sevmeli. Bir sokağın kaldırımında telaşsız, sallana sallana yürüyebilmek için. Akşam karanlığında, sokak lambalarının loş ışığı altında. Hava biraz soğuk ve hafiften yağmurlu. Elinde elinin sıcaklığı. Kalabalıktan uzakta. Edilen sohbetin tadı damağında. Neşesi kahkahalarda. Arada gelen kaçamak öpüşler… Utangaç ve özlem dolu. Çalışmışsın bütün gün, koşturmuşsun, yorulmuşsun çok. Ama geçmiş şimdi hepsi. Huzur içindesin. İnsan birini bu yüzden sevmeli. Birlikte, sakin yürüyebilmek için.

8 Şubat 2013 Cuma

Uyumak Varken

*

Ey hayali okuyucu, beni neden uğraştırıyorsun? Niye olmayan kişilere bir şeyler anlatma zorunluluğu duyuyorum? Sıcak yatağıma uzanıp uyumak varken neden bunu yapmıyorum? Üstelik deli gibi yorucu bir günün ardından. Neredeyse aralıksız bütün gün sonucu çıkmayan deneylerimle uğraşıp emek çöplüğüme yeni çabaları fırlatıp üst üste yığmışken. Artık bunu yapmaktan bıkmışken. İlerlemek isteyip yerimde saymaktan bir türlü kurtulamazken. Yerçekimi, uykuyla olan anlaşmasına sadık kalarak inatla göz kapaklarıma asılırken. O kuvveti ruhuma uygulayıp beni yerin dibine geçirmektense, varlığımı kaale almayıp yerüstünde parçalar halinde özensizce ortalığa salmayı tercih ederken. Parçaların her biri bağımsız ve ayrı bir yere gitmek isterken. Ben, ruh parçalarının toplamı, bunların hiçbirini umursamazken. Aklım başka yerdeyken. Başkalarının akıllarının olduğu başka yerlerin benim civarım dahilinde olmamasına kızarken. Aynı anda buna sonuna kadar hak verirken. Yeterince öfkelendikten sonra saçmaladığımı düşünüp bunların hepsini bizzat kendimin uydurduğuna yine kendimi ikna ederek sakinleşirken. Her zamanki gibi yine anlayış göstermeye karar verirken.

Sanki zaman geçip giderken herkes bir şeyler yapıyor da ben yerimde sayıp olanları şaşkınlıkla izliyor gibiyken. Aslında şaşkınlığım bile rolden ibaretken ve ben artık hiçbir şeye şaşırmayıp her şeyi normalleştiriyorken. Tüm çirkinlik ve kötülükleri dahi baştan kabullenmişken. Daha hiçbir şeye başlamadan bile çok yorulmuşken. Artık hayal kırıklığına uğramaktan bıkmışken. Hayal kurarken ne denli salak olduğumu ancak hayal kırıklığına uğradıktan sonra anlayarak bu vahim durumumu bir kez daha tüm dünyaya kanıtlamış olurken. Fakat bu vesileyle dahi dünyanın umrunda olabilme şerefine nail olamazken. Tehlikeli oyunlar oynamaktan korkup kendimi bir an evvel güvenli sulara atmaya çalışırken. Üstelik yüzmeyi bilmediğim için aslında bunun da bir çare olmadığının son derece farkındayken.

Uyuyup hepsini unutmak varken…   

26 Ocak 2013 Cumartesi

Büyümemişim Ki Ben İşte!



Sevgili hayali blogcum,
‘Büyüyünce bilim kadını olucam ben’ diye tutturmuş biri olarak çocukluğumda Bilim Çocuk dergisini takip ederdim düzenli olarak. Ayın 15’inde mutlaka dergiyi alır, yazıların içinde kaybolur, görsellerinin güzelliğine hayran olur, tarif edilen deneyleri yapar, verdiği posterleri asardım odama. O posterlere baka baka ne hayaller kurardım! Hayallerimde astronot mu olmadım, Satürn’ün halkasından mı kaymadım, neler neler…

Sonra birazcıcık büyüyünce (çok değil ama) levıl atlayarak Bilim Teknik’e geçiş yaptım. Ama tabii ki o, benim sevgili Bilim Çocuk’umun yerini tutmadı hiçbir zaman, onun yeri başkaydı hep benim için. Bilim Çocuk dergisi Aralık ayında yeni yılın takvimini verirdi hep. Artık Bilim Çocuk okumayı bıraksam da, yeni yıl ritüeli olarak her Aralık ayında o takvimi almaktan vazgeçmedim hiç. Bilim Çocuk takvimsiz yılım geçmedi.

Bu yıl yine yılbaşı zamanında takvimini edinmek için Bilim Çocuk almalıyım diye geçirdim aklımdan. Ama sonra nasıl olduysa -müthiş hafızamdan hiç mi hiç beklenmeyecek bir biçimde- almayı unuttum. Tarih Ocak 15’e yaklaşmaktaydı. Bizim ev civarındaki market ve bayilere bakmış ancak dergiyi bulamamıştım. Aman Allahım yoksa dergi tükenmiş miydi! 2013 yılının Bilim Çocuk takvimini alamayacak mıydım! Yılların geleneği böyle mi son bulacaktı! N’ayırdı, n’olamazdı! Ben bu şekilde ev arkadaşım Buket’e yakınırken, Buket dedi ki: Aslı, belki de bu büyüdüğünün bir göstergesidir, kabullenmelisin artık bu gerçeği! Ben de ona dedim ki: Hayıııııooooor! 

Sonra, o ara bir işimi halletmek üzere Üsküdar’a geçmiş idim. Yolun üzerinde bir gazete bayii vardı. Adama Aralık ayı dergisini sordum, oralara bak dedi. Bir sürü derginin arasında baya bir kazı çalışması yaptıktan sonra nihayet sevgili Bilim Çocuk’umu buldum ve sevinç nidaları eşliğinde ona sımsıkı sarıldım. Yılların geleneği bozulmamıştı işte, 2013 takvimi duvarımdaki yerini alacaktı! En önemlisi de; bu henüz büyümediğimin apaçık bir göstergesiydi!


11 Ocak 2013 Cuma

Aşk Kalitatif Mi, Kantitatif Mi?



Her aşkta bir taraf daha mı çok severdi yoksa tarafların eşit sevdiği aşklar da var mıydı? Peki nasıl ölçecektin ki bunu, var mıydı aşkın bir ölçüsü-ölçeği? Herkesin sevgi parametreleri kendine özel değil miydi, herkes bunu kendine göre tanımlamıyor muydu? Çıkan değerlerin birimleri farklıydı ki zaten, bunları birbirine çeviremezdin. Elmalar-armutlar meselesi gibi, nasıl yapılabilirdi ki toplananların karşılaştırması? Bu durumda elinde kalan tek dedektör hislerindi. Ancak hissedebilirdin bu eşitsizliği, adaletsizliği. Hissetmeninse güvenilirliği o kadar küçüktü ki! Buna dayanarak tek kelime edemezdin.

Gerekli miydi peki böyle bir kıyaslama? Hani bir zamanlar karşılıksız sevgiye inanırdın, mümkün olabileceğini, olması gerektiğini savunurdun. Her zamanki gibi içinde bulunmadığın durumlar için fazlasıyla idealisttin. Ya şimdi? Verdiğin her gıdım sevginin hemen karşılığını almak istiyorsun. Sevgin karşılık bulamazsa diye ödün kopuyor. Ya o sana göstermezse ‘hak ettiğin’ sevgisini? Belki de korkunun tek nedeni kadın olman... Sevgini göstermeye çalışırken kendini tipik ‘fedakar kadın’ kalıbında bulmaktan korkuyorsun. Sırf bu kalıba girmemek için sen yapıyorsan fedakarlığı, onun da yapmasını istiyorsun. Ve bu yüzden ancak onun seni sevebileceği kadar sen de onu sevmeye çalışıyorsun, daha fazla değil! Belki de sadece kendini garantiye alabilmek için yapıyorsun bunu. Her konuda olduğu gibi aşkta da göze alamıyorsun riski. Fazlasıyla garanticisin yine.

En iyisi aşkı kantitatif değil de kalitatif olarak tanımlaman. Miktarını önemsemeden sadece var-yok analizi yapman. O zaman belki doyasıya yaşayabilirsin hislerini, kim bilir…      

27 Aralık 2012 Perşembe

Evde Mi Kaldım?

Fabian Perez-El rojo sillon

Bu satırları kendime şehirler arası bir otobüsün arkaya yaslanmış koltuğundan yazıyorum. Gece yolculuğu yaptığım için ışıklar kapalı. Karanlıkta, zaman zaman yanımızdan geçen arabaların farlarından gelen anlık ışıklar altında yazıyorum. Yani görmeden. Yazdıklarımı daha sonra okuyup okuyamayacağımı bile bilmeden. Belki de tüm satırlar üst üste geliyor, kim bilir... Saat gecenin üçü. Kulağımda Deli Bando, aklımdan çıkmayan birini de beraberimde götürerek yol alıyorum. Gözlerimi zor açık tutuyorum. Yanıyorlar. Otobüsün kaloriferleri de yanıyor. İçerisi sıcacık. Tüm koşullar beni uyumaya zorluyor. Direniyorum. Çünkü içimde delice bir yazma isteği. Ne yazacağımı bilmeden. Belki bir parça suçluluk duygusuyla. Ne de olsa hayali bloguma birkaç yazı borcum var-bir an evvel kapatmam gereken.

Düşünüyorum ne zaman bu kadar büyüdük. Niye hiç fark etmedim. Yaşım 24. İlk kez yakın bir arkadaşım evlilik yolunda adım attı. Onun sözlenme töreninde yanında ben vardım, gelinin arkadaşlarından biri olarak. Önceden böyle törenlerde ben hep çocuk kontenjanında olurdum. Evlenen ablalar ve yanlarındaki yakın arkadaşlarının tatlı telaşlarını uzaktan izlerdim. Hiç bir gün onların yerinde olabileceğimi düşünmemiştim Ama kendimi pat diye o konumda buldum. Ne ara büyüdüm de o ablalardan oldum ki ben? Üstelik artık gözler bana da çevrilerek darısı başına, sıra sende deniyor. 

Bu ziyaretimde, evlenmek üzere olan arkadaşımın da etkisiyle tabi, ailemin gündeminde de benim bulacağım damat vardı. Bundan sonra muhabbetimiz bu mu olacak yani? Şimdiye kadar hep ne olacaksın sorusuyla cebelleşmiştim, ona alışmıştım artık. Ama şimdi daha zor, daha sinir bozucu  sorular gelmeye başladı. Verecek bir cevap bulamadım, anlatmaya çalışsam anlamayacaklarını biliyorum çünkü. Konuşmamaya çalıştım mümkün olduğunca, sırf bu konu açılmasın diye. Ne desem söz oraya gelecekti çünkü. Bundan sonra böyle mi olacak yani? Zaten eve az gidiyordum, artık daha da mı az gideceğim yani?.. Ah evlenen hain arkadaşlar ah! Sizin yüzünüzden bize evde kalmış muamelesi yapılıyor, ne vardı sanki evlenecek?  

Not: Yanlış anlaşılmasın, kişinin kendi tercihi olduğu sürece; evde kalmak güzeldir!

Bir diğer not: Yine yanlış anlaşılmasın, kişinin kendi tercihi olduğu sürece; evlenmek de güzel olabilir... Fundası ve Serhan, birlikte mutlu olun hep!   

18 Aralık 2012 Salı

Sevilmek Bağımlılığı

Dead Flowers

Sevilmek bir tür bağımlılık. Azıcık sevgi görmeyedursun insanoğlu, hep sürsün istiyor. Bir türlü doymak bilmiyor ve hep daha fazlasını istiyor. Onu bu illete müptela edenler bir an vazgeçseler sevmekten hemen başlıyor krizler. Beklediğini alamadığı en ufak anda çıldırıyor içindeki canavar. Ve başlıyor kükremeye, tabii kendi kendine… Bugün niye kimse ilgilenmedi benimle, niye kimse aramadı hiç? Halbuki dün ne kadar sevgi doluydum, ne kadar çok seviliyordum. Dün dünyanın merkeziydim ben, hatta hakimi, hükümdarı! Bugünse dünyanın en yalnız insanıyım. Kimse aramıyor, sormuyor. Kimse sevmiyor beni. Kimse merak etmiyor. Dünyanın merkezine bir günde kurduğum gecekondudan bozma sarayım, başıma yıkılıyor o an. Her şey paramparça oluyor bir anda. Yıkıntılar arasında tek başıma zorlukla nefes almaya çalışırken kırık dökük sevgi sözcüklerine rastlıyorum. Bir zamanlar söylenmiş olan. Bir zamanlar gönlümü okşayan. Şimdiyse aynı kelimeler her yerime batarak acıtıyorlar canımı. Sevilmeler gelip geçici demek, sevmenin aksine… Anlıyorum ki bir fark daha var sevilmek ve sevmek arasında. Sevilmek bittiğinde, sevmek ise sürdüğünde acıtıyor insanları. Ah ne kadar doyumsuz, ne kadar ikiyüzlü, ne kadar nankörüz!

10 Ekim 2012 Çarşamba

Uyku Arası Sokak Sesleri


Gustav Klimt-Sea Serpents IV

Tam yazdan sonbahara geçiş mevsimi. Ara bir mevsim. Arafta bir mevsim. Açık olan pencereden içeriye sesi fazlaca açılmış televizyon, konuşan veya bağırışan insan, bir yerlerde bir şekilde birbirine çarptırılan demir, yoldan geçmekte olan araba ve evlerin çatılarında uçuşan martı sesleri geliyor. Bir çocuk evlerinden giden bir misafiri uğurluyor. Kendine iyi bak tamam mı… Çocuksu sesiyle. Çocuksu bilmişliği ve aceleciliğiyle. Aklına sabah kahvaltı yaptığın yerdeki küçük kız geliyor. Kıvırcık saçları toplu, yanakları yenilesi. Ellerini ağzının üzerine kapatarak çıkarmaya çalıştığı kalın ses ile ailesinin oturduğu masaya doğru sesleniyor. Baba beni duyuyor musuun?

Göz kapakların ağırlaşmış. Uyumak istiyorsun artık. Yine aklından o geçiyor. Keşke burda olsa diyorsun. Halbuki çok olmamış ayrılalı, birkaç saat geçmiş. Olsun, yine de özlemişsin işte. Dışarıdan bir topuk sesi geliyor. Biraz telaşlı. Önce yaklaşarak hızla artıyor, sonra giderek sönüp duyulmaz oluyor.

Uykuya dalıyorsun. Fark etmeden. O kadar tatlı ki uyku. Yavaş yavaş alıyor seni kucağına. Çaktırmadan hiç, korkutmadan. Adım adım yaklaşıyorsun ona. Düşüyorsun tuzağına ama düştüğünün, düşlediğinin bilincinde olamıyorsun. Olmak da istemiyorsun eğer güzelse gördüğün. Kendini bırakıp kayboluyorsun içinde düşlerinin. Her seferinde yeni bir keşfe çıkıyorsun bilmediğin bir dünyada.

Yarım yamalak çalınan, zaman zaman kesilen bir akordeon sesiyle açıyorsun gözlerini. Yatağının yanındaki pencere açık kalmış, üşümüşsün hafiften. Uyanıyorsun ürpererek. Uykunun sıcaklığını istiyorsun. Ve yeniden dönmeyi ona. Kedi gibi kıvrılıp sığınıyorsun kendine. Akordeon çalmaya başlıyor tekrardan. Sen gülümsüyorsun. 

6 Ekim 2012 Cumartesi

Gölge

*

Ağacın gölgesi sokak lambasının ışığında yere vuruyordu. Yerdeki gölgeye basarak geçti. Ağaca baktı. Onun bundan haberi yoktu. Öylece duruyordu hiçbir şey olmamış gibi. Sanki gölgesi ezilmemişti az önce. Sonra diğer gölgelere de bastı. Çevresine baktı. Kimsenin umrunda değildi ezilen gölgeler. Artık gözleri yerde, basacak gölgeleri arıyordu. Hepsine basacaktı, hepsine! Canı acımazdı nasılsa gölgelerin. Hiçbirinin sesi de çıkmıyordu zaten. 

Kendi canı neden acıyordu peki? 

O da bir gölgeydi aslında cismini arayan. Bir türlü gerçek olamayan. Bir türlü sesi çıkmayan. Böyleydi işte, yapacak bir şey yoktu. Kabullenmişti kaderini. Öte yandan gün geçtikçe içinde kabaran isyan dalgasını da bastıramıyordu. Daha cesur olmak istiyordu. Konuşabilmek en basitinden. Bu bile onun için çok fazlaydı, susmakla yetinmek dururken. Çünkü susmak kendini ifade edebildiği en iyi yöntemdi. Oysa yeri geldiğinde ruhları incitebilmek de istiyordu. Bu, olması gerekendi çünkü. Ama o bunun yerine, onlar adına utanmayı seçiyordu. Herkes ve her şey için utanabilirdi. Dünyadaki bütün utançlar için sızlamak üzere kalbi, kızarmak için ise yüzü hazırda beklerdi. 

Yerdeki gölgeleri neden görmüyordu diğer insanlar? Basmak ya da basmamak… Hiçbir önemi yoktu ki bunun. Gölgeler acımazdı nasılsa. Onlar gerçek değildiler çünkü. Yoktular. Bazen var olduklarını sanan yanılsamaydılar yalnızca. Yalnızca.

30 Eylül 2012 Pazar

Sade Kahvemin Eksik Şekeri



Şimdi bu başlığı görenlerde mecazi anlamda birtakım şeyler söyleyeceğim, sade kahve olmaktan ve eksik şekerlerden dert yanmakta olduğum izlenimi uyanabilir. (Ne kadar da yanlış tanımışsınız beni!) O izlenimler hiç boşuna uyanmasın öyle, çünkü bu yazıda başlıktaki kavramlar birer gerçeklik olarak yer almakta. Fakat yine de dert yanmamdan kaçışınız yok, ona mecbur katlanacaksınız. Yapçak bi şey yok, bence kaderinize razı olup okuyun, çekilecek çileniz varmışsa demek ki…
Bilindiği üzre kahve içmeyi çok seven bir zatım. Hele de yemeğin üzerine içilen kahve gibisi yoktur benim için. Yine bilindiği üzre, yemek yeme işlemini ise zorunluluktan, yaşamımı devam ettirebilmek için icra etmekteyim. Buna rağmen tok bir karınla içilen kahve daha keyifli olduğundan bazen sırf bu yüzden çok yemeye çalışırım.
Okulda da yemekhane dönüşlerinde yanımdakileri muhakkak kahve içmeye sürüklerim. Özellikle havalar güzelken çimlere serilip kahve eşliğinde sohbet etmek tadından yenmeyen rutin bir aktivitemiz haline gelmiştir. Kahvelerimizi aldığımız yerler ise ya kütüphanedeki ya da fen edebiyat fakültesindeki otomatlardır. Gel gör ki, oldukça saygı duyduğum, sürekli hayır duamı alan bu (benim için mucizevi) makineler, son zamanlarda bir terbiyesizleştiler bir terbiyesizleştiler ki sormayın, verdiği kahvelere şeker koymaz, beni hüzün ve kedere boğar oldular! Ben kahveyi normalde sade (yani sütsüz-bazı arkadaşların dediğine göre katran gibi) ama 2 şekerli içerim. Dolayısıyle şekersiz kahve içtiğimde çok mutsuz oluyorum.
İşte bu ahval ve şerait içinde ben de gittiğim yerlerden şeker çalıp cebime, çantama atmaya başladım. Her gittiğim yerin şekerlerine göz koyar oldum. Hatta bazı yerlerde paketlenmemiş şeker verilince üzülüyorum, buradan şeker çalamıcam diye… Sonra daha garanti yanımda olsun diye cüzdanımda şeker taşımaya başladım. Düşünün, cüzdanımda sıra sıra şekerler dizili! Geçen gün evden üzerime hırka alarak çıkmıştım, elimi cebime bi attım ordan da şeker çıktı! Artık her yanımdan şeker fışkırır hale geldim. Buna rağmen bu küçük miktardaki stoklar çabuk tükendiği için artık sırt çantama bir poşet şekeri demirbaş olarak ekledim. İçine sürekli evden takviye yapıyorum. Bu sayede artık kahvemi şekersiz içmiyorum, mutluyum. Allah kimseyi ‘şekerli sade kahve’siz bırakmasın, amin!

13 Eylül 2012 Perşembe

Daha iyi olmaz mıydı?

Cemal Süreya'nın şiiri

Daha güzel bir gün olabilirdi. Otomattan aldığım kahveme makine istediğim miktarda şekeri koymuş olsaydı. Veyahut cüzdanımda bu tür durumlar için taşıdığım şeker stoğum tükenmemiş olsaydı.

Şekerli sade kahvemi çimlerde huzurla içebilirdim. Yan tarafta bir kadın ve bir adam ticaretle ilgili bir tartışmaya girmeseler, kombinin parasını kimin vereceği hakkında anlaşmazlığa düşmeselerdi. Artık kimse o Şahin Bey, onu en başta arasalar ve böylece aralarında husumet olmasaydı.

Havanın sıcaklığı tam karardı. Gölgede üşütmeyecek kadar serin. Ama gökyüzü daha mavi olabilirdi. Karşıya baktığımda gökdelenler yerine yemyeşil dağlar görüyor olsaydım. Ve içimden gelecek olan dağlara tırmanma isteğini türlü nedenler-aslında bahaneler-le bastırmayıp gerçekleştirebilseydim.

Ağacın altında oturmak güzeldi. Daha keyifli olabilirdi. Dala konan karga beni tuvalet olarak görmeseydi. Ona doğru bakıp bu yaptığının çok ayıp olduğunu söylediğimde beni biraz umursasaydı. En azından ben birazcık kayıp ateş hattından çekilme nezaketini gösterdikten sonra o da dalını değiştirerek tekrar üst hizama konumlanıp benimle dalga geçmeseydi. Ben kargayla konuşup, 'Senin derdin ne dostum' derken oradan geçen insanlar bana tuhaf gözlerle bakmasalardı.

Yalnız olmak güzeldi. Ama keşke biri daha olsaydı yanımda şu an. Mesafeler yüzünden ayrı düşmeseydik. Yine uzansaydık çimlere yanyana. Gözlerimizi huzurla kapasaydık birlikte. Böcekler içimize girip ısırmasaydı bu kez. Köpüşler biraz daha uzaktan havlasa, beni korkutmasalardı.

Yazı yazmak güzeldi. Aynı performansı makale okurken de gösterebilseydim. Zorunlu olduğum için değil, öğrenmek istediğim için kararlılıkla zaman ve emek harcayabilseydim. Bu kadar tembel olmasaydım ve her şeyi sürekli ertelemeseydim. Daha iyi şeyler yapabilirdim belki. Çevresel faktörler tarafından da hevesim kırılmasaydı. Kendimi işe yaramaz biri gibi hissetmeseydim.

Kütüphanede vakit geçirmek güzeldi. Üstelik henüz okul açılmadığı için oturduğum kısımdaki her yer boştu. Ta ki bir çocuk gelip masalardan birine oturana dek. Gelmeseydi. Diğer insanlar da gitseydi. Bütün kütüphane bana kalsaydı. Hatta dünyadaki bütün kütüphaneler benim olsaydı! Ama bütün kitaplara açgözlülükle aynı anda başlayıp hepsini yarıda bırakmasaydım. Kitap katili olmasaydım.

Evim güzeldi. Minik ve sevimli. Penceresi sardunyalı. Ama bizim sokakta her gün önündan geçtiğim o güzel yeşil renkli eski apartman da benim olsaydı. Tüm katlardaki pencere veya balkonlarda kırmızı sardunya yetiştirme zorunluluğu koysaydım. Balkonunda arkadaşlarımla çay içip, çekirdek çitleseydim. Daha güzel olabilirdi. Sokağın adını da Çifte Vav olarak değiştirebilseydim.

Yine de hayat güzeldi. (Kuşlar uçuyordu.) Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, yapmak istediklerimizle. Hepsi hayatın bir parçasıydı. Hepsi bizi biz yapandı. Her şey mümkündü. Ve biz daha iyisini yapana dek en iyisi buydu. :)

6 Eylül 2012 Perşembe

Yapabilirmişim Lay Lay Lom


*

Olabiliyormuş demek. İnsan aynı şarkıları dinleyip bir başkasını düşünebiliyormuş bu kez. Demek ki aslolan bizmişiz, içimizdeki sevgiymiş. Ve kaynağı bizde saklıymış. Ümitlerin en çok  tükendiği yerde bile hala sevebilme ihtimalimiz varmış. Bir yanımız hep kırık kalmadan. Huzurla. Verdiğimiz değeri fazlasıyla hak eden birini… Gönül rahatlığıyla sevebilirmişiz. Sanki onu hep tanıyormuşuz gibi. Artık tüm şarkılar o olabiliyormuş. Gülümsemelerse sürekli. İşte o yüzden, gitmesinmiş bu kez. Yanımda kalsınmış. Çünkü bu kez paylaşacak çok şey varmış.

(Bu yazının şarkısı bu olsun)


17 Temmuz 2012 Salı

Yarınlar

Fırat

Günlerimi, yapılacakları yapmaktansa, yapılacakları bir yapsam ne kadar mükemmel yapacağımı düşünerek geçiririm. Bunun için planlar yaparım. Ama başlamayı hep yarına bırakırım. (Dur önce bi şunu yapayım da, onu yarın yaparım nasılsa.) O yarın hiç gelmez. Ben de rahat rahat hiç gerçekleştirmeyeceğim yeni planlar yaparım. Planlarımdaki potansiyel beni heyecanlandırır. Bu potansiyelin kinetiğe dönüşmesinin önünde bir engel bulundururum muhakkak. Ama koyduğum engeli titizlikle seçerim ki ben kaynaklı olmasın, dış etmenlere bağlı olsun. (Bana kalsa yaparım ama elimde değil ki!) Böylece benim yüzümden değil, dış etmenler yüzünden gerçekleşmeyen, aslında gerçekleşse çok güzel olma potansiyelini taşıyan hayallerimin gerçekleşmesini imkansız kılmış olurum. Bu sayede hiç çaba harcamak zorunda kalmam. (Amaan, kim uğraşacak şimdi onunla...) Ama bunları kendime itiraf etmem. Bunun yerine kaderciliği tercih ederim. (Bakalım yaa, kader-kısmet bu işler...) Gerçekleşmeyecek hayallerimi biriktirir dururum hep. Gelmeyen yarınlar için.