23 Ekim 2010 Cumartesi

Zifiri Aydınlık

Geçen yıl İTÜ Kadının Atölyesi Kulübü olarak 8 Mart'ta gösterilmek üzere her birimizin kendi hikayelerimizi anlattığımız birer video hazırlamıştık. Bu da benimkisi, izleyemeyenler için sadece ve sadece bu blogda! Gel vatandaş, geeel... :)

17 Ekim 2010 Pazar

Sevgi Neydi?




Yaklaşık bir buçuk aydır evde olduğumdan ve yapacak da bir işim olmadığından bol bol kitap okuma fırsatı buldum.  Çok da eyi oldu, çok da gözel eyi oldu yani… Çünkü dönem içinde derslerdi bilmemneydi birtakım koşuşturmacalardı derken okumaya istediğim kadar vakit ayıramıyorum, okuyayım diye kendimi zorladığımda ise bir süre sonra kendimi kitap elimde çok garip pozisyonlarda uyumuş vaziyette yakalıyorum. İşte bu nedenle tatil benim için kitap açısından önemli bir fırsattı ve verimli de geçirdiğimi söyleyebilirim. (Tabii ev ahalisi bu durumdan hiç de memnun değildi. Verimlilik konusunda da aynı fikirde değildik. Yine her fırsatta ‘Yüzünü yemekten yemeğe görüyoruz, odandan dışarı çık biraz hava al vs vs vs…’ azarlarını işittim. Onlara göre bütün gün boş boş yatıyordum. Halbuki bi çıksam şööyle ‘kız gibi’ ortalığı birr güzel silip süpürseem, yemek yapsaam, bütün gün çamaşır-bulaşık yıkasaam, işte o zaman günümü ne kadar verimli kullanmış olacaktım ve dünyada onlardan mutlusu olmayacaktı… Kime çektiysem ben böyle, aah ah!). 








Elimde ne zamandır okumak istediğim Cengiz Aytmatov’un kitabı vardı. Kitabı vakt-i zamanında bir sahaftan almıştım, 1974 yılında sarı saman kağıda basılmış eski bir kitap. Bütün eserleri-1 adıyla yayınlanmış, içinde Cemile, Selvi Boylum ve Gülsarı var. Selvi Boylum’u okumayı çok istiyordum çünkü ondan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım’ı bu yıl yeni izlemiş ve hayran kalmıştım... 
















İzlemeden önce Selvi Boylum Al Yazmalım filminin methini çok duymuştum, konusunu az çok biliyordum, televizyonda da sürekli çıkardı ama ben nedense hiç doğru düzgün baştan sona izleyememiştim bir türlü. Türk filmlerini seven, hepsini tekrar tekrar izlemekten bıkmayan biri olarak onun da diğerleri gibi güzel olduğunu tahmin ediyordum ama aşırı derecede övülmesi karşısında, herhalde biraz fazla abartıyorlar diye de düşünüyordum. Taa ki…Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yenilenmiş versiyonu bu yıl tekrar sinemalarda gösterime girene dek… Bu haberi duyunca bunun kırk yılda bir bile elde edilemeyecek kadar güzel bir fırsat olduğunu anladım. Eski bir Türk filmini sinemada izlemek… Bana kalırsa, düşüncesi bile heyecan vericiydi. Üstelik başrolde Türkan Şoray varken, bu fırsat kesinlikle kaçmazdı. 
















Elifim deskmeytimle gittik izledik filmi ve gerçekten çok beğendik. Benim izlediğim en güzel filmler listemde en üst sıralara yerleşti kendisi. Filmden-benim gibi izlemekte geç kalmış cahiller hala var mı bilmiyorum ama- kısaca bahsetmek gerekirse, Asya bir köylü kızı, İlyas kamyonuna aşık bir yük taşıyıcısı. Bunlar bir gün karşılaşıp birbirlerine aşık oluyorlar ve İlyas Asya’yı kaçırıyor. Bir çocukları oluyor Samet. Bunlar mutlu mesut yaşarken, İlyas’ın işiyle ilgili sorunlar çıkıyor ve hayata küsüyor, eviyle ilgilenmemeye başlıyor. Teselliyi de aynı işyerinde sekreter olarak çalışan bir kadında buluyor. Asya bunu görünce oğlunu alıp evi terk ediyor. Asya’ya ve çocuğuna Cemşit sahip çıkıyor, birlikte yaşamaya başlıyorlar. İlyas pişman olup evine dönünce Asya’yı bulamıyor. Ve yıllar sonra İlyas bir kaza geçirdiğinde, çok merhametli bir adam olan Cemşit’in onu evine götürmesiyle yolları tekrar kesişiyor. Tabii Asya arada kalıyor.











Klasik Türk filmlerinden oldukça farklıydı. Filmin en sevdiğim yanı, olaylara başrollerdeki üç kişinin de gözünden bakabilmemizi sağlayan iç seslerdi. Kitaptaysa biraz daha farklı biçimde anlatılıyor, bir gazeteci farklı zamanlarda İlyas ve Cemşit (kitapta adı Baytemir) ile karşılaşıyor ve ikisinin de ayrı ayrı hikayelerini dinliyor. Yani kitapta olayları İlyas’tan ve Cemşit’ten dinliyoruz, Asya’yı (kitapta Aysel olarak geçiyor) da onların gözünden görüyoruz. 






Kitapların her zaman onlardan uyarlanan filmlerden çok daha güzel olduğunu iddia eden biri olarak, ilk kez-ve belki de son kez- Selvi Boylum Al Yazmalım’ın bu inancımı yıktığını söyleyebilirim. Ben şahsen filmi kitaptan çok  daha fazla beğendim. Tabii bunda kitabı okumadan önce filmi izlememin ve filmde Türkan Şoray’ın olmasının  büyük etkisi olduğunu düşünüyorum-Aytmatov’a haksızlık etmek istemem doğrusu. 







Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri, İlyas diğer kadının evinde ve üstü çıplak, Asya da kadının evinin önüne gelmiş ve evin perdesi açık olduğu için onları uzaktan görebiliyor. Bu sırada kadın İlyas’ı göğsünden öpüyor. Ve Asya’nın gözleri dolarken, iç sesi çok masum bir şekilde ‘Ben kocamı hiç göğsünden öpmedim’ diyor… O kadar hüzünlü bir sahneydi ki!.. 









Ve tabi bir de filmin meşhur son sahnesi var beni etkileyen, etkilenmemenin mümkün olmadığı... İlyas, Samet’i kamyonuyla gezdirirken ona kendisiyle gelmek isteyip istemediğini sorar. Samet başta olur der ama sonra yolda babası bildiği Cemşit’i görünce ağlamaya başlar, babasının yanına gitmek ister. Bu arada Asya da kamyonun peşinden koşmaktadır. İlyas kamyonu durdurur, Asya koşarak gelir. Samet de annesine koşar, sarılır. Asya ve Samet, İlyas’a doğru yürürler. Tam yaklaştıkları sırada  Cemşit koşarak diğer yönden gelir ve İlyas’ın arka tarafında biraz uzakta durur. Onu gören Samet, ‘Babacım’ diyerek ona doğru koşar, sarılır. İlyas, Asya’ya bakar, ‘Asyam’ der. Asya ne yapacağını bilmez halde ona doğru yaklaşırken düşünür: ‘Samet Cemşit’e baba demişti, onu babalığa seçmişti. Sevgi neydi?... Sevgi emekti...’ İlyas’ın yanından ağlayarak geçer, Cemşit ve Samet’in yanına gider. Ben ağlamaktan helak olurum, nafile kendimi tutmaya çalışırım. Işıklar açılır. Elifle birlikte ‘Salak herif, niye böyle yaptın, yazık değil mi Asya’ya, hadi sana müstehak bu, ama Asya’nın ne suçu vardı, erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız’ şeklinde İlyas’a saydırarak sinemayı terk ederiz. 




Filmin en sonunda fotoğraflar eşliğinde duyduğumuz sözler:

Durursam bir daha kurtulamam.
Ziyanı yok, gülüşü yeter bize.
Yüreğim kaydıysa günah mı?
Çamura saplansam yardıma gelir misin?
Elini tuttum, sıcacıktı. Yüreği elindeymiş gibi…
Elinden tutuversem benimle gelir mi?
Seninim işte, alıp götürsene beni!
Elveda Asya, elveda selvi boylum, al yazmalım, elveda. Bitmemiş türküm benim…


Dipnot: Bu da yine eski bir yazımdı, bir ayı aşkın zaman önce, evdeyken başlamıştım, bugün tamamlayabildim (Bkz. makale okumaktan kaçabilmek için yapılabilecek şeyler). Yakın bir zamanda -muhtemelen bir başka makaleden kaçarken- Kars & Iğdır maceralarımı da anlatmayı planlıyorum, bekleyiniz...

4 Eylül 2010 Cumartesi

Bir Kuşun Kanatları Olsaydım Eğer


‘Bir kuşun yüreği olsaydım eğer,
Konuşulmayanları, hiç söylenmeyenleri,
Gizli gizli köşe bucak saklananları…
Bir kuşun yüreği olsaydım eğer,
Ve sana gösterseydim.’

Bülent (Ortaçgil) babanın dediği gibi ‘Bir kuşun kanatları olsaydım eğer’ diyorum nice zamandır. 15 Eylül’de-bir aksilik çıkmazsa inşallah- KuzeyDoğa Derneği’nin, Kafkas Üniversitesi ve Stanford Üniversitesi’nin de desteğiyle yürüttüğü, Kars-Iğdır Doğal Zenginlik Projesi kapsamındaki kuş halkalama çalışmalarına gönüllü olarak 15 günlüğüne katılacağım. KuzeyDoğa Derneği’nin biri Kars’ta Kuyucuk Gölü kenarında, diğeri Iğdır’da Aras Nehri kıyısında olmak üzere iki kuş halkalama istasyonu var. (Benim gideceğim Kars’taki istasyon). İstasyonlarda kuşlar, ağlarla (tabi ki onlara zarar vermeyecek şekilde) yakalanarak ayaklarına çok hafif birer alüminyum halka takılıyor. Halkanın üzerinde kuşun hangi istasyonda yakalandığına dair kimlik niteliğinde bilgi bulunuyor. Kuşlar; türleri, boyları ve ağırlıkları gibi belli başlı özellikleri tespit edilip, kayıt edildikten sonra tekrar serbest bırakılıyorlar. Halkalanan bir kuş daha sonra başka bir istasyon tarafından yakalandığında, avcılar tarafından avlandığında veya ölüsü bulunduğunda ayağındaki halka ilgili yerlere (mesela Türkiye'de, Türkiye Ulusal Halkalama Programı’na (UHP)) bildirildiği zaman kuşun nereden nereye uçtuğu belirlenmiş oluyor. Böylece, halkalanan birçok kuş sayesinde, kuşların göç yolları belirlenebiliyor. KuzeyDoğa Derneği ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için, bakınız: http://www.kuzeydoga.org/
Kars yolculuğum yaklaştıkça heyecanım artıyor. Bu projeyi uzun zaman önce duymuştum ve o zamandan beri gitmek için can atıyordum. Bahar döneminde sınavlarıma denk geldiği için başvuramamıştım. Şimdi sonbahar döneminde okulun ilk iki haftasını ekmeyi göze alarak gideceğim. (Diğer dersler sorun değil de, Moleküler Biyoloji dersinin laboratuvarında devamsızlık diye bir şey olmadığı için-bir deneyi kaçırdığında dersten kalıyorsun- dün dersi açan hocalara mail atıp izin istedim ama henüz cevap gelmedi, bu yüzden endişeliyim biraz ya izin vermezlerse diye. Ama yok yok, izin vermezlerse de bir yolunu bulup gitmem lazım, bu ne zamandan beri hayalim benim, hem tren biletimi bile aldım, artık geri dönüşüm yok!). Kars’a, stajdan arkadaşım Efe ile birlikte Doğu Ekspresi’ne binip, en iyi ihtimalle 1.5 gün sürecek olan bir yolculuk sonrası ulaşacağız. Yani yolculuğun kendisi bile ayrı bir macera olacak!
Kars’a gitmeden önce biraz kuş gözlemiyle ilgili bilgim olsun diye kitap alıp okuyayım diyordum. Balıkesir’de böyle bir kitap bulabileceğimden şüpheliydim tabii ki. Nitekim iki hafta kadar önce bildiğim kadarıyla Balıkesir’deki en büyük kitapçı olan Tivoli’ye gittiğimde kuş gözlemiyle ilgili yalnızca bir çıkartma kitabına rastlayabilmiştim. Bugün de çarşıdan dönerken, Gizem’in isteği üzerine, hadi bir Tivoli’ye uğrayalım dedik. Ve ben yine bir umutla bilim kitaplarının arasında kuşlarla ilgili bir şeyler ararken, Tübitak Popüler Bilim Kitapları’nın Başvuru Kitaplığı kategorisinde yer alan Doğa Kuş Gözlem kitabını buldum. Aslında ilk bakışta büyük yazıları ve bolca resimleriyle daha çok çocuklara yönelik bir kitap gibi gelmişti bize. Ama yine de başlangıç için faydalı olabilir diye aldım. Üstelik kitap, içinde 40 kuşun sesinin yer aldığı bir CD hediyeliydi. Ve yanılmamışım, gerçekten de kuş gözlemiyle ilgili bilinmesi gereken en temel bilgileri içeriyor ve birçok kuş türünü çizimleriyle birlikte nasıl tanıyabileceğimizi anlatıyor. Elbette ki çok geniş bir rehber niteliğinde değil ama benim gibi konu hakkında hiçbir fikri olmayanları oldukça aydınlatabilecek düzeyde, şahsen ben çok sevdim kendisini. İçinde çok tatlı kuşlar var, bakarken sürekli ‘Oyyy yerim ben seniiii’ deyip duruyorum :) Bu arada, kitabın basım tarihine baktım da Ağustos 2010 imiş, şaşırdım! Yani buraya gelişi çok da geç değil o zaman. Neyse…

Bahsettiğim kitap işte buuu!

Ben kitabımı okumaya devam edeyim, ama önceee (biri beni durdursunnn!) size kitaptan bir kuple ilginç bilgi aktarayım bari, buyurunuz: Guguk kuşlarının yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakıp, bu kuşların yavrularını büyütmesini sağladıklarını ve yumurtadan yeni çıkan bir guguk yavrusunun da yaptığı ilk işin diğer yavruları yuvadan atmak olduğunu biliyor muydunuz? Yaa işte böyle, maazallah bir gün evinizde bir guguk yumurtasına rastlarsanız, annesine çekmiş olan hain yavrunun, yumurtadan çıktığı an sizi kapı dışarı edeceğini aklınızda bulundurun, benden söylemesi :P

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Böcükler ve Ben

Önceden daha çok korkardım böceklerden. Üzerime gelmelerine daha az tahammül eder, hemen kaçmaya, kurtulmaya çalışırdım onlardan. Onları iğrenç yaratıklar olarak damgalayıp, tiksinirdim. Şimdi de tamamen aşmış, her gördüğü böceğe sarılan biri değilim ama önceki halime göre oldukça ilerleme kaydettim. Pekiii, bu değişim nasıl gerçekleşti? Aslında her şey psikolojik. (De hadi çocukluğumuza inek!) Böcekler ve kendim hakkında biraz düşününce sorunun aslında bu konuda daha önce hiç düşünmemiş olmam ve kendimi korkmaya şartlamam olduğunu anladım. Pekiii, bunu düşünmeye nasıl başladım? Şöyle ki, geçen yıl evrimle ilgili bir sempozyum düzenlenmiş ve evrimle ilgili çalışmalar yapan bilim insanları gelip çalışmalarını anlatmışlardı. Ben de müstakbel bir bilim insanı olduğumdan elbette ki bu süper fırsatı kaçırmamış, onları dinlemeye gitmiştim. Orada çalışmalarından bahseden bir entomolog-böcekbilimci-vardı. Bu bilim insanı, çocuklara böcekleri sevdirebilmek için yaptıkları bir etkinlikten bahsetti. Çocuklara-ki yanlış hatırlamıyorsam bunlar anasınıfına giden ufaklıklardı- böceklerden korkmamaları gerektiğini anlatmışlar, onları, böceklere dokunmaları ve onları ellerinde gezdirmeleri yönünde teşvik etmişler. Çocuklar baştan korkup çekinmişler ama sonra bu, aralarında bir böcek sevme yarışına dönüşmüş. Hatta yarışı o kadar abartmışlar ki en sonunda biri gelip ‘Öğretmeniiim, Ayşe böceği öptüü, ben de öpebilir miyiim?’ bile demiş!
Bu hikayeyi duyduğum gün böceklerle olan ilişkimde bir dönüm noktasıydı! İşte o gün, böcekler için küçük ama benim için büyük bir adımdı! Cidden düşündüm de, bu böcükler benim gibi hacmi küçük bir insan için bile oldukça küçük, minnacık yaratıklardı. Ufak bir parmak hareketi ile dahi hayatlarına son verebilirdim. Onlarsa ancak üzerimde gezinerek beni huylandırabilir, en fazla ısırabilirlerdi. Günlük hayatta karşılaştığımız pek çok böcek de zehirsiz olduğuna göre, niye ben onlardan korkayımdı? Ben onlardan çok daha güçlüyümdü (şuh bir kahkaha), onlar benden korksundu! (Açılın üleyndi, onları düelloya davet ediyorumdu). Kısacası kendimi bir böceğin yerine, bir de kendimin yerine koyarak düşündüm ve böcüğün korkusunu tahayyül ederek, kendi yerimde olmama şükrettim ve kendi korkumdan utanmam gerektiği sonucuna vardım . (Düşünme sürecimde kendimi böcüğün yerine koyarken dahi şu anki insani duygularımı ve korkularımı taşıyor olduğumdan mütevellit, gerçek dünyada hiç de böyle görünmüyor olsa da, böcüklerin de bizden korkuyor olduğu varsayımını yaparak bu neticeye ulaştığımı önemle arz ederim).
Velhasıl, artık bir böcüğün üzerimde gezintiye çıktığını hissettiğimde, hemen eski Türk filmlerindeki İstanbul’a sesleniş sahnelerinde olduğu gibi deniz kenarındaki yüksek kayalıklara çıkıp en uç noktasında durarak sesleniyorum: Eyy böcükkk! Seğğn mi büyüksüğğnn yoksa beğğnn mi? Sonra böcüğün umursamaz tavrını görmemek için hiç vakit kaybetmeden kuvvetli nefesimle üzerine üflüyorum. Eğer inatçı çıkar da uçmaz ise, elimle küçük bir fiske hareketiyle şahsı uzaklaştırıyorum. Eğer hala gitmemekte direniyorsa, bunu seğğğnn istediğğn köpeğğkk diyerekten, Cüniyt abiden öğrendiğim şahane hareketleri-kale surlarından atlamak gibi- uyguluyorum. Kesin çözüm bu, gerçekten. Bunu yapınca manyak herhalde bu diyip korkudan kaçıyorlar.

Hamarat Haftasonu Pineklemelerim



 Bugün Pazar. İkinci vizeleri de atlattım ve önümde iki sınavsız hafta var (Gerçi sonrasında iki sınavla dopdolu hafta da var ama, -How I Met’teki gibi- ohooo onlara daha çok var, bırakalım da onu gelecekteki Aslı düşünsün diyerek topu yine, her zamanki kurtarıcım gelecekteki Aslı’ya atıyorum). Ben de işte bu boşluğu fırsat bilereek, çok faydalı bir iş yapmaya, haftasonumu yurtta pinekleyerek geçirmeye, karar vermiştim. Yapacak çook işim vardı.
Görseniz tam bir ev hanımıydım bu haftasonu! (Tamam, bu söylediğime kendim de inanmadım ama tam olmasa da azıcık öyleydim işte! Hala inanmadınız mı, dinleyin o zaman…). Dün tam iki makine çamaşır yıkadım! (Diyeceksiniz ki bu hamaratlığının değil, pasaklılığının göstergesi. Yanıtım şudur ki, çamaşırlar aslında pür-i pak idi, lakin ben hamaratlığımın etkisiyle olacak, dayanamadım bir daha yıkadım :) ). Sonraaa, oda arkadaşım Buketle bir güzel kahvaltı hazırladık ve odamıza geldik, Buket’in yatağına serilerek Bir Kadın Bir Erkek’in son bölümünü izlerken kahvaltımızı ettik. Tabi sonra malumunuz bulaşık faslı…Sonrasında ise yayıldım yatağımın üstüne, gazete okuduum, kitap okuduum. Bildiğiniz keyif yaptım yani. Ama onca sınav, ödev, rapor, bilmemneden sonra hak etmiştim bunu! Sonra ne zamandır izlemek istediğim Takva filmini izledim. Ardından, saat geceyarısına yaklaşırken Buketle ne zamandır planladığımız Korku Gecesi’ni yapalım dedik. Tüm zamanların en korkunç serisinden, Elm Sokağı Kabuslarından birini izleyelim dedik. (Çocukken abimle bunları izler izler korkardık). Üçüncüde karar kılıp izledik. (Ama ben korkamadım yaaa… Artık iyice duygusuzlaşmaya başladığımı hissediyorum. Korku filmleri beni korkutmuyor, hüzünlü filmlerde ağlayamıyorum, lunaparklardaki en manyak oyuncaklara bindiğimde bile herkes indirin diye bağırırken ben heyecan dahi hissedemiyorum. Ve bu durum beni gerçekten kaygılandırıyor. Acaba yavaş yavaş bir robota mı dönüşmeye başlıyorum? Yakında kemikten ibaret olan bedenim metale dönüşürse şaşırmayacağım. Bu konuyu sonra tekrar konuşmalıyız, önemli çünkü). Freddy Krueger’ı izledikten sonra korkan bir x kişisinin-isim vermek istemiyorum-yoğun isteği üzerine hemen yatmadık da, iki adet komik dizi izleyip öyle uyuduk.
Bugün de sabah 10.30 gibi uyandım aslında. Ama kalkmadan evvel, iki saate yakın yatakta kitap keyfi yaptım. Sonra yine Buketle mükellef bir kahvaltı hazırladık. Benim çok önceden kuzenimden öğrenmiş olduğum domatesli omleti yaptık. Mmmhh! Çok da güzel oldu. Kahvaltıdan sonra ise, bkz. hamaratlığımın ikinci kanıtı olan patlıcan yemeği yaptık. Üstelik, bilmem fark ettiniz mi ama, burada bana ekstra puan kazandıracak bir detay var. Şöyle ki, yemeği karnımız acıktığı zaman yapmadık. Gerçek birer ev hanımları gibi, daha sabahtan akşamı düşünerek ve sakla samanı gelir zamanı, ak akçe kara gün içindir gibi atasözlerimizin kadir ve kıymetini, anlam ve önemini bildiğimizden önceden yapıp hazırladık. Tüm bu hamaratlıklarımdan sonra, odama gidip, adettendir diyerek gündüz programı izlemem gerekirdi ama şimdilik bu kadarıyla yetinmem gerektiğini, henüz o mertebeye ulaşamadığımı çok geç olmadan (çok şükür!) anladım. Tekrar bir kuple kitap okuduktan sonra, biraz internette gezindim. Sevdiğim bazı blogları okuyunca ne zamandır heveslendiğim gibi, hadi ben de bir şeyler yazayım artık, benim de bir blogum olsun, benim de içim neşeyle dolsun telaşlarına kapıldım. Ve oturup size, çok da merak ediyormuşsunuz gibi, haftasonu pineklemelerimi anlattım. Anlattım anlatmasına ama, bilmiyorum hala bir blogum olacak mı, emin değilim açıkçası. Bakalım, zaman ne gösterecek… 

Not: Yine tahmin edileceği üzre, bu yazı da bahar dönemine ait. Zamanın ne göstediği ise açıkça görülmekte. :)

Yazını da al git bahar!



Bahar gelince neşeyle dolmamız gerekmiyor muydu? Ağaçlar çiçek açaar, her yer yemyeşil oluur, güneş ışıldaar, kuşlar cıvıldaar, herkes mutlu oluur… Ben niye böyleyim peki? Nasıl yani, mutsuz musun derseniz, mutsuzum da diyemem aslında. Ama mutlu da değilim. Offf, yine çelişkilerdeyim!
Önceden hangi mevsimi en çok seversin muhabbeti yapıldığında, bilmem ki hepsini seviyorum aslında, ya da birinin daha özel bir yeri yok bende, mevsim işte yaşıyoruz geçiyor diye düşünürdüm. Ama artık biliyorum, baharı ve yazı sevmiyorum ben. Çok can sıkıcılar çünkü. Halbuki bir kış olsun, bir sonbahar olsun öyle mi? Giyersin paltonu, sarınırsın atkına mis gibi oooh! Üşümenin tadı da bir başkadır hani… Dışarıda o kadar üşür, donarsın, içinde kendini bir an önce sıcak bir yere atma telaşı vardır hep. Ve o sıcak yuvayı bulduğunda-ki orasının evin olması gerekmez, sıcaklığın yayıldığı herhangi bir nokta, önünden geçerken yüzüne ılıklığın vurduğu bir dükkan bile olabilir- orada sonsuza kadar kalmak ister, o ilk ısınış anının doyasıya tadını çıkarırsın. Artık şöminenin önüne uzanmış bir kedi misali keyifle mırlama vaktidir! Ah bir de sobalı bir yerdeyseniz, tadından yenmez…
Bahardaysa, tamam ağaçlar, kuşlar, böcükler hepsi iyi güzel hoş da, böyle bir anlamsızlık, isteksizlik sarıyor hem, hem de bir gezme isteği baş göstererek, çelişkilere gark ediyor insanı. Bugün Pazar'dı mesela, ben ha bire debelenip durdum dışarı çıksam mı çıkmasam mı diye. Bir yandan diyorum acaba sahile gidip güzel bir yürüyüş yapıp bir çay içsem ya da Taksim’e gitsem de bir gazla İngilizcesini okumaya karar verdiğim Dawkins’in son kitabını mı alsam. Bir yandan da diyorum aman boşver, al kahveni, kitabını, gömül yatağın içine, olmadı aç bi film izle. Dışarıda güzel havada gezmek, çimlerde oturmak hem çok çekici geliyor hem de çok boş. Ve ben hangisini o an yapmıyorsam, yaptığımdan pişman olup, onu yapmak istiyorum.
Bugün oda arkadaşımla tam yemek yiyecektik, o tabakları çıkarıyordu, pembe plastik tabağımı göstererek sordu, bu tabağa mı koyayım sana diye. Ben bir duraksadım önce, ama hemen cevap da vermem gerekiyordu, ama cevaplamadan önce de bir düşünmem gerekiyordu, anlayacağınız çok zor durumdaydım! Verdiğim cevap ise evet, hayır, olur, ya da, neyse, şey… şeklinde uzayıp giderken arkadaşım artık dayanamayıp ne fark eder Aslı yaa, çıkardım işte diyerek çelişkime son verdi. Peki, diyerek kaderime razı olmuş gibi gözükürken, itiraf edeyim hala içimden acaba bu plastik pembe tabağı değiştirip, beyaz porselen tabağı mı alsam diye düşünmüyor değildim. Ah bahar ah, hep senin yüzünden!
Galiba bir de okul takvimine göre yıl sonuna gelmiş olmamızın da etkisi var baharı sevemememde. Koskoca bir yıl daha ne çabuk geçti, daha dün yeni başlamıştım üniversiteye, şimdi bir baktım üçüncü sınıfın sonuna gelmişim, hey gidiii… şeklinde yakarışlar püskürüyor içimden. Tabi bir de gelecek kaygısı var. Son yılım yaklaşıyor ve ben hala ne çalışmak istediğime karar vermiş değilim. Neyse, bu konulardaki umudum, yazın yapacağım stajlarda, o yüzden şimdiden dertlenmemeliyim.
Haa, bir de gecelerin kısalması mevzuu var tabii… Yahu niye kısalıyor bu geceler? Tamam gündüzler uzun olsun, ona lafım yok! Ama niye geceden çalıyorsun sevgili bahar, ne zararı var ki sana. Garibim uzun uzun dursun bi köşede, nolucak sanki. Geliyorum yurda, yemek yiyorum falan, sonra bir de bakmışım hiçbir şey yapamadan yatma vaktim gelmiş! Hak mı adalet mi bu şimdi. Geceye yapılan haksızlığı kime şikayet edeyim ben? Kendimi düşündüğüm için değil, geceyi düşündüğüm için söylüyorum bunları, gerçekten…
Böyle işte… Anlayacağınız, bahar demek çelişki demek bende. Kararsızlık demek, karamsarlık demek, umutsuzluk demek. Buradan bahara sesleniyorum: sevmiyorum seni bahar, yazını da al git! 

Not: Bu yazıyı, tahmin edilebileceği üzre, bahar döneminde, hatta tam olarak 9 Mayıs 2010'da yazmış idim. Bu, hayali blogum için yazdığım ilk yazı idi. Demek ki hayali blogumun gerçeğe dönüşmesi için tam 3 ay 21 gün geçmesi gerekiyormuş. Vay be...