6 Eylül 2012 Perşembe

Yapabilirmişim Lay Lay Lom


*

Olabiliyormuş demek. İnsan aynı şarkıları dinleyip bir başkasını düşünebiliyormuş bu kez. Demek ki aslolan bizmişiz, içimizdeki sevgiymiş. Ve kaynağı bizde saklıymış. Ümitlerin en çok  tükendiği yerde bile hala sevebilme ihtimalimiz varmış. Bir yanımız hep kırık kalmadan. Huzurla. Verdiğimiz değeri fazlasıyla hak eden birini… Gönül rahatlığıyla sevebilirmişiz. Sanki onu hep tanıyormuşuz gibi. Artık tüm şarkılar o olabiliyormuş. Gülümsemelerse sürekli. İşte o yüzden, gitmesinmiş bu kez. Yanımda kalsınmış. Çünkü bu kez paylaşacak çok şey varmış.

(Bu yazının şarkısı bu olsun)


17 Temmuz 2012 Salı

Yarınlar

Fırat

Günlerimi, yapılacakları yapmaktansa, yapılacakları bir yapsam ne kadar mükemmel yapacağımı düşünerek geçiririm. Bunun için planlar yaparım. Ama başlamayı hep yarına bırakırım. (Dur önce bi şunu yapayım da, onu yarın yaparım nasılsa.) O yarın hiç gelmez. Ben de rahat rahat hiç gerçekleştirmeyeceğim yeni planlar yaparım. Planlarımdaki potansiyel beni heyecanlandırır. Bu potansiyelin kinetiğe dönüşmesinin önünde bir engel bulundururum muhakkak. Ama koyduğum engeli titizlikle seçerim ki ben kaynaklı olmasın, dış etmenlere bağlı olsun. (Bana kalsa yaparım ama elimde değil ki!) Böylece benim yüzümden değil, dış etmenler yüzünden gerçekleşmeyen, aslında gerçekleşse çok güzel olma potansiyelini taşıyan hayallerimin gerçekleşmesini imkansız kılmış olurum. Bu sayede hiç çaba harcamak zorunda kalmam. (Amaan, kim uğraşacak şimdi onunla...) Ama bunları kendime itiraf etmem. Bunun yerine kaderciliği tercih ederim. (Bakalım yaa, kader-kısmet bu işler...) Gerçekleşmeyecek hayallerimi biriktirir dururum hep. Gelmeyen yarınlar için. 

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Korksam da içimdeki karanlıklara da bakmak istiyorum

Mulholland Çıkmazı'nın mavi anahtarı

Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Bunu unutuyoruz çoğu zaman. Daha sık hatırlamalıyız. Kimsenin müthiş yolunda giden bir hayatı yok. Herkesin kendince dertleri, tasaları var. Çünkü insanız. Her şeyimiz tam olsa da hep eksiğiz. Herkesin hayatı berbat diye sevinelim veya avunalım demiyorum. Ama en azından bu hususta yalnız olmadığımızın farkında olmamız hepimize iyi gelebilir.
Filmlerde hep görürüz, karakterlerin başına bin bir türlü kötü şey gelse de hep bir çıkış yolu bulunur ve mutlu sona varılır. Ama gerçekte hiçbir mutlu anımızı dondurup, o anı mutlu son ilan edemiyoruz. Zaman akıyor, hayat devam ediyor. Tam, işte bu benim mutlu sonum olsun, derken yeni bir filmin içinde buluyoruz kendimizi. Yeni sıkıntıların.
Filmin başrol oyuncusu oluyoruz bizzat ama ne güzeliz ne de pür iyi. Kendimize itiraf edemediğimiz kadar çirkin ve kötüyüz aslında. Ama başrol oynamak kolay değil. Bunları yadsımayı gerektiriyor. -miş gibi yapıyor, oynuyoruz rolümüzü. Çevremizdekiler, yani seyircilerimiz, bizi nasıl görmek istiyorsa o role bürünüyoruz. Hayırlı evlat, çalışkan öğrenci, iyi dost... Oynamaya çalıştığımız rol o kadar kusursuz ki! Gerçek olmasına imkan yok! Ama o kadar iyi oynuyoruz ki seyircilerimiz artık bizi o rolde kabulleniyor. Ve biz gerçek kimliğimizi açık edemez hale geliyoruz. Bu durumda hep saklanmak zorunda kalıyoruz. Buna da şöhretin bedeli deniyor işte.

28 Haziran 2012 Perşembe

Beklemek


Waiting

Aramadı. Yola çıkarken mesaj at, ben seni ararım, demişti. Attım. Aramadı. Telefon elimde bekliyorum. O gürültülü otogarda ararsa da duymazsam diye telefondan ayırmıyorum gözümü. Bagaja eşyalarımı koyarken bile, bir gözüm hep telefonda. Aramadı. Geçip oturuyorum otobüse, gözüm hala telefonda. Artık sessize almam lazım. Ama ararsa da duymazsam… Titreşime alıp montumun cebine koyuyorum. Ya onu da hissetmezsem diye ellerimi ceplerime sokup, telefonu cebimde sıkıca kavrıyorum. Sık sık çıkarıp kontrol ediyorum, olur ya belki telefonun titreşimi bozulur falan… Aramadı. Ama ararım demişti, ben ara demedim ki ona, kendi dedi. Niye aramadı? Saatler ve yollar geçiyor. Umudum tükeniyor. Aramayacak biliyorum. Ama beklemekten vazgeçemiyorum. Ya ararsa? Ah bir arasa, bir arasa… Onu o an affedeceğim. Sunduğu mazeret ne olursa olsun, yok önemli değil, olur böyle, diyeceğim. O konuşacak, anlatacak bir sürü. Ben bir iki cümle kurup dinleyeceğim onu her zamanki sessizliğimle. O, varlığımdan şüphe edip, orda mısın, diyecek. Burdayım diyeceğim. Burdayım işte belli belirsiz varlığımla. Bir arasan, ben burdayım aslında. Ben hep burdayım. Sen bir arasan… Şehirler geçti, şehirler değişti. Gün ağardı. Yol tükendi. Ben bekledim. O aramadı.


(Bu yazının şarkısı bu olsun)

1 Haziran 2012 Cuma

Sarma Sarmadır, Dolma Dolmadır!

Sarma
Dolma











Bugün, bayılarak izlediğim dizi Leyla ile Mecnun’un son bölümünde de sarma-dolma karmaşası yaşandığını görerek yine sinirlenmem neticesinde, hemen bilirkişilik hırkasını giyerekten aradaki bariz anlam farkını pöykürmek istedim. Efendiiim, aslında aradaki fark gayet açık ve anlaşılır. Fakat insanlar niçin sarma yerine dolmayı kullanmakta ısrarcılar anlamış değilim. Şöyle ki; sarma, asma veya lahana gibi sarılmaya müsait yaprakların üzerine pirinç vesaire malzemelerin konulduktan sonra sarılması münasebetiyle ortaya çıkan ürüne denirken, dolma ise biber ve bilimum içi doldurulabilecek olan sebzenin içine yine pirinç vesaire maddelerin doldurulması sonucu elde edilen ürüne denilmekte. Sarmada kullandığımız şey yaprak olduğu ve onun doldurulabilecek bir içi söz konusu olmadığı için ona dolma demiyoruz. Sonuçta sarma sarmadır, dolma da dolmadır dimi? Nasıl ki dolmaya sarma dememiz mantıksızsa, sarmaya dolma dememiz de aynı derecede anlamsız. Madem ikisine de aynı şeyi diyecektik o zaman en başından ayrı isimler yerine tek bir isim bulsaymışız solma ya da darma gibi. Olmaz efendim, olmaaaaz! Doğru düzgün hitab edelim o el emeği göz nurlarına. İçime dert olmuş yaa. Anlattım, kurtuldum, oh! Hala anlamamakta ısrar edenler için resimli açıklama hizmetimiz de mevcut. (Gugıldan bulduğum) Fotoğrafları inceleyip sarma ve dolma arasındaki 7 farkı bulabilirsiniz. İncelemeniz sonrasında ise lütfen ağzınızın suyunu silmeyi unutmayınız.
Afiyetle kalınız.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Cumartesi Yalnızı



Duygular önemli. Duygular önemsenmeli. İnsanlar birbirlerine tutunmak için birçok yol bulmuşlar bugüne dek. Dil birliği, din birliği, tarih birliği, siyasi birlik… gibi bir sürü ortak payda üretmişler. Ama artık insan ilişkileri duygu birliği üzerine kurulmalı. Her insan bin türlü duyguyu tattığına göre de bu birlik sürekli parçalanıp yeniden oluşmalı. Çünkü duygular dalgalı şeyler. O kadar değişkenler ki! Her an farklı bir his hissedilen. Farklı bir deneyim, anlatılamayan. Anlatmaya çalışmak güzel ama. Biri çıkıp anlatmaya çalışınca, birilerinin tam olarak olmasa da, kalp yordamıyla anlama ihtimali var çünkü. Duygudaşlık hissi bu. Selim İleri kitabı okumak gibi mesela. Benim yalnızlık duygudaşım o.
Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü ve Cumartesi Yalnızlığı’ndan sonra Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak’ını okudum geçenlerde.
Olmamış olmak isterdim diyor Ayhan. Yok olmak değil, olmamış olmak. Hepimiz yok olacağız zaten… Selim kimsenin okumayacağı (?) öyküler yazıyor. Kendini ancak ikinci ya da üçüncü tekil şahıs olarak anlatabiliyor. Kendi varlığından korkarmışçasına. Çok da hoşlanmadığı insanları bile bir yanıyla seviyor, özlüyor. Ayak seslerini dinleyip onu gözetleyen Nur Hanım’ı bile, geç de olsa anlıyor.
İnsan var olabilmek için başkalarına ihtiyaç duyuyor. O başkaları olmayınca da bir türlü tam olamıyor. Hep eksik. Hep yalnız.
İliklerine dek yalnız olana ise başkaları da kâr etmiyor. Dört tarafı başkalarıyla çevrili olsa bile yine içinde kendi yalnızlığıyla baş etmeye çalışıyor. Baş etmeye çalışıyor ama bir yandan da ona sımsıkı sarılıyor, bağlanıyor. Yalnızlığını sevgiye boğuyor ve onu kaybetmekten çok korkuyor. 

27 Nisan 2012 Cuma

Güneşli Bir Gün


Bugün ne yaptın (Aslııı? Çekirdeklerini çıkardım reçel yaptım!)
Biliyorum herkes bugün ne yaptığımı çok ama çok merak ediyor. Ben de siz hayali okuyucularımı kırmayıp bugün yaptığım her bir haltı anlatmaya karar verdim. Bugün benim Mikrobiyal Metabolizma dersi için sunum yapmam gerekiyordu. Ben de her zamanki gibi hazırlanmaya başlamayı son ana dek erteleyen bir insan olduğum için dün gece saat 00.00’ı vurduğunda hâlâ sunumum ortada yoktu. Üstelik uykum da gelmişti. Hadi bir saat uyuyayım da sonra kalkarım diye hâlâ daha erteleyebildiğim kadar erteleme maksadındaydım. Üstelik aynı numarayı eve geldiğimde de uygulamıştım, biraz uyumuştum yani. Neyse ki makaleyi daha önceden okumuştum da sadece slayt hazırlamak kalmıştı. Böyle söyleyince sanki iki dakkada bitecek bir iş gibi geliyordu kulağa ama işin içine benim yavaşlığım, oyalanmalarım ve ayrıntı manyaklığım katılınca sabaha kadar sürdü. Tabii bir de sunacağım makalenin hocanın kendi makalesi olması dolayısıyle pek kıvırma şansım olmadığından iyi hazırlanmak zorundaydım, açığım olmamalıydı yoksa hemmen yakalanırdım. Aslında makaleyi de sevmiştim. Bora dirençli bir bakteri türünün bor direncinin arttırılması için evrimsel mühendislik yaklaşımıyla, zamanla artan bor konsantrasyonlarına ekilen bakterilerin jenerasyonlar ilerledikçe daha dirençli hale getirilmesiydi amaç. Bitirdiğimde, normalde uyanmam gereken vakte bir saat kalmıştı. Hemen uyudum bir saat ve uyandım, duşa girdim, hazırlandım ve çıktım.

Aslı derse yetişebilecek miydi? Du-duf-duf-du-duf!!!


Tabii ki hayır! Aslı kanunlarına göre her derse minimum 5 dakika geç girilir çünkü. Kapıyı büyük bir tedirginlikle açtım, ya hoca içerde değilse, ya ders başlamadıysa da ben erken/zamanında geldiysem? Güp-güp, güp-güp! (Bunlar kalp atışı efekti oluyor bu arada.) Neyse ki evet, hoca çoktan girmiş ve ders anlatmaya başlamıştı. Derin bir nefes alarak zamanında gelmediğimi görüp rahatladım. Prensiplerine sımsıkı bağlı bir kişi olarak neyse ki yine geç kalmayı ihmal etmemiştim.
Hocanın ders anlatımı bitince 15 dakikalık ara verdik. Daha sonra art arda 3 kişi sunum yapacaktık. Arada elbette ki kahve ritüelimi icra etmek üzre kantine gittim. Geçenlerde yeni tanıştığım bir arkadaşımın kahve içmediğini öğrenerek şok olmuş ve ona seni insanlıktan reddediyorum demiştim. O da bugün denemeye karar vermiş. Hangisinden alayım diye sordu, önce üçü bir aradayla başla sonra yavaş yavaş sadeye doğru geçiş yaparsın aynı bakterilerin bora alıştırılması gibi ben de seni sade kahveye alıştırıcam, her gün içindeki süt tozu miktarını azaltarak sonunda sade kahve içebilir hale getiricem dedim. Evet, evrimsel mühendislik yöntemini insanda denemeye karar verdim! Daha sonra ona kahve paketinin nasıl açılacağı, 4. elementten (tahta) yapılmış karıştırma aparatının kahve karıştırıldıktan sonra-eğer tahta aromalı kahve içilmek istenmiyorsa –içinde bırakılmaması gerektiği gibi KAH101 dersleri verdikten sonra ilk hedefimiz sınıf omak üzere ilerledik.
Sunumlar başladıktan sonra hiç ara vermediğimizden ve havanın çok sıcak, Mobgam sınıflarının ise çok daha sıcak ve havasız olmasının doğal bir sonucu olarak sınıftaki herkes amip kıvamına gelmişti. Son olarak ben de yaptım sunumumu ve sonra özgürlüğümüze kavuştuk. Artık yalancı ayaklarımızla doğaya akabilirdik.
Hava o kadar sıcaktı ki adeta bir yaz günüydü. Böyle bir havada ne kadar yorgun ve uykusuz olsam da eve dönemezdim (bkz.Aslı kanunları no:2) , kendim için değil inanın, dışarıda bir yerler gezilmek üzre beni beklerken onları hayal kırıklığına uğratamazdım. Bu ahval ve şerait içinde Ayt’ı aradım, evdeymiş ve ona seni dışarı çıkarayım mı dedim, o da çıkma teklifimi kabul etti. Müg de evdeymiş ve hatunlar daha kahvaltı bile etmemişler. Ayt her zamanki hamaratlığıyla poğaça yapmış.(Bu kız beni öldürecek, sabah sabah üşenmemiş kalkmış poğaça yapmış yaa, hep böyle bu! Diyorum ona da, senin vakt-i zamanın geldi, bir an evvel evlenip çoluk çocuğa karışman lazım diye ama işte… Önemli not: Adaylar için Ayt’ın telefon numarası: 0555 857 …) Ben de onlara gittim doğruca. Poğaçalarımızı lüplettikten sonra evden çıktık. Planımız deniz kenarında yürüyüştü. Onların evi Hisarüstü’nde ve Boğaziçi Güney Kampüs’e çok yakın. O yüzden biz de kampüsün içinden Bebek’e doğru süzüldük. Kampüsün içindeki o yol çok güzel zaten, yemyeşil ağaçlarla dolu kocaman bir cangıl. Böylece doğa yürüyüşümüzü de yapmış olduk.


Hava çok sıcaktı. Tabi özlediğimiz bu sıcaklığı sevinçle karşılıyorduk. Müg de bir ara yukardakiyle hava sıcaklığı pazarlığı yapmaya başladı: Allah’ım, bugünkü sıcaklık değil ama bunun birkaç derece altı çok iyi, tam ideal sıcaklık, hep böyle olsun hava. Zaten hayatımda şu an her şey yolunda değil, teselli hediyesi olarak böyle bir şey alsam olmaz mı? Hem dünyada sürekli yaz veya sürekli kış olan yerler var, burası da sürekli bahar oluversin, diyordu. Sonra böyle yerlerin zaten olduğunu mesela California’nın hep baharı yaşadığını söylediler. Bende hemen o günkü sunumumun yan etkileri baş gösterdi ve California’nın bor çıkarımında önemli bir yer olduğu, Türkiye’de ise Balıkesir, Kütahya ve Eskişehir’in önem arz ettiğini söyleyerek onları aydınlıklara gark ettim! Tabii ki sonra laf Balıkesir’e ve benim Balıkesir milliyetçiliğime geldi. Ama n’apayım yani bir başkadır benim memleketim, seviyorum kendisini, sevmek suç mu?  Tamam belki büyük, süper muhteşem bi yer değil ve merkezinde deniz de yok ama evim, ailem orda, 18 yıl orda yaşadım ben, sadece memleketim olması onu sevmem için yeterli bir neden. Sonra Müg, Birsen Tezer’in ‘Seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere’ diye başlayan Balıkesir şarkısını söylemeye başladı. Ben de hemen -hazır  yerel milliyetçiliğim kabarmışken- Balıkesirli olmayanlar o şarkıyı anlayamaz dedim. Çünküü, Balıkesirli olmayan, şarkının ‘Dağlar bilmez, bağlar bilir, orman bilmez, Başçeşme bilir’ sözlerindeki Başçeşme’nin mezarlık olduğunu bilmez. Ne kadar şanslısınız ki benim gibi bir arkadaşınız var da bu önemli bilgiyi öğrenebildiniz dediğimdeyse Ayt bana hak vererek bunun özellikle kendisi için çok faydalı olduğunu, bilmediği bir şarkıda geçen kelimenin gerçek manasını öğrenmenin hayatında nasıl bir dönüm noktası yarattığını, bana her zaman müteşekkir kalacağını belirtti.
Bebek’ten Beşiktaş yönüne doğru yürümeye başladık. Arada yorulunca da banklara oturup dinlendik, fotoğraf çektik, oltayı bir türlü düzgün atamayan, attığında oltayı bir yerlere takmayı başaran, sonra da onu kurtarmaya çabalayan genci izleyip eğlendik. Arnavutköy’e varınca Müg bize ilginç dondurmalar satan bir dondurmacıdan dondurma ısmarladı. Yoğurtlu, nutellalı, tiramisulu, tarçınlı gibi bir sürü ilginç dondurma çeşidi satılıyor burada. Hepsi tamam da yoğurtluyu hayal edemiyorum bir türlü, nasıl yani yoğurtlu, niye yoğurtlu dondurma yenilmek istensin ki, çok saçma ama denese miydim keşke.


Biraz daha yürüdükten sonra bir çocuk parkında tahteravalliye binip, egzersiz aletlerinde sallanarak eğlendik. Sonra yürümeye devam ettik. Köprünün altından geçerken dilek tutmayı da ihmal etmedik. (Acaba ne tuttuk-çok zor bi tahmin!) Sonra biraz da Ortaköy’de oturduk. Haftaiçi olmasına rağmen güzel havanın etkisi ile baya kalabalıktı. Papyonlu bir kedi gördük çok tatlıydı. Her yeri simsiyah, sadece boynunda papyon gibi bir beyazlık vardı, çok şıktı doğrusu!
Sonra Ortaköy’den kalkıp son yürüyüşümüzü Beşiktaş’a doğru yaptık. Her zamanki gibi araçlar trafikte kilitlenmişti, zaten Ortaköy-Beşiktaş arasının açık olduğunu hiçbir zaman görmemiştik. Beşiktaş’a vardığımızdaysa (batarken ardında güneş tepelerin) gelmişti veda vakti. Ayt ve Müg’den ayrılıp otobüse bindim ve eve gittim. Eve vardığımda uykusuzluk ve yorgunluktan ölmüş vaziyette olsam da keyifli bir gün geçirmiş olmaktan dolayı mutluydum. Buketse zavallım evde ders çalışmaktaydı. Onun odasındaki koltuğa attım kendimi, sırt üstü uzandım. Bir yandan da Buketle konuşuyorduk. Sonra ben bu arada uyumuşum, çok kısa bir an ama. Buket’in, elektrik kaçağı bla bla bla diyen sesiyle birden uyandım. Neymiş, ne olmuş diye sordum. Buket, nasıl yaa uyuyo muydun sen, ben boşuna mı anlattım şimdi, dedi. Meğer bana okuduğu bir haberi anlatıyormuş.
Odama gittim. Aslında dediğim gibi çok uykum vardı ama bugünü yazmak istedim unutmadan. Buraya yazayım ki balık hafızamdan silinse bile bakınca hatırlayabileyim dedim. Gerçi yazarken yine uyuyakalmışım, ertesi gün tamamlayabildim ancak.
Son sözüm (evet sevinebilirsiniz, sonrasında azad ediyorum sizi): Bu da böyle bir günümdü işte dostlar…

Not: Bahsi geçen gün 25 Nisan Çarşamba (Niye yazdıysam, çok önemli bir ayrıntıymış gibi! İçimden geldiyse demek ki...)

* İlk resmi internetten buldum, Francisca Simon'un Örümcekli Okul adlı bir kitabına aitmiş. İkinci ve üçüncü ise Ayt'ın gezimiz esnasında çektiği fotoğraflar.