17 Nisan 2011 Pazar

'Biz'


Geçenlerde kütüphaneden okuyacak bir roman ararken hadi dedim yine bir Orhan Pamuk okuyayım… Ve kütüphanede var olanların içinden Sessiz Ev’i seçtim. Ne güzel bir seçimmiş meğer!
Orhan Pamuk’un kitaplarını ilk kez geçen yıl okumaya başladım. Zira daha öncesinde kendisine karşı önyargılıydım. Lise yıllarımda var olan milliyetçi duygularımla, o zamanlar yaptığı ‘Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü ama hiç kimse bunları konuşmaya cesaret edemiyor’ şeklindeki açıklamalarına öfke duymuştum. ‘Biz’ hiç öyle şey yapar mıydık, ‘biz’ herkese çok iyi davranan bir millettik, kimseyi katletmezdik, ‘biz’ süperdik ama işte hep o diğer milletlerin kötülükleri yüzünden ilerleyemiyorduk zaten, herkesin gözü ‘biz’deydi, çünkü jeopolitik önemimiz çok yüksekti, üç tarafımız denizlerle çevriliydi, Asya’yla Avrupa ‘biz’ olmasak nasıl birbirine bağlanırdı… Onlar bizden çok ilerdeydiler ama onlarda da insanlık yoktu, ‘biz’se çok iyi yürekli, saf bir millet olduğumuz için hep onların oyununa geliyorduk, ‘biz’i hep kandırıyorlardı. Orhan Pamuk da zaten bu açıklamalarından sonra Nobel Ödülü almıştı. Bu kadarı da tesadüf olamazdı. Şimdiye kadar o kadar Türk yazar arasından kimse almasın, sonra birden pat diye Orhan Pamuk diye biri ortaya çıkıverip alıversin… Olacak iş miydi bu! Hem ‘biz’ kimdiiik, Nobel Ödülü almak kimdi… ‘Biz’den Nobel Ödülü alan kişinin ‘biz’den olmasına imkan yoktu.
İşte bu tip düşüncelerle Orhan Pamuk okumak gelmiyordu içimden. Bir yandan merak da ediyordum aslında, adam Nobel Ödülü almış o kadar… Ama sanki onun bir kitabını okursam da kendimi vatan haini falan gibi hissedecektim. Bu nedenle uzunca bir süre okumadım kendisini.
İyi de ben bu ‘biz’i tanıyor muydum ki, ‘biz’in içinde yer alan türlü türlü insan vardı. Ya bu ‘biz’in içindeki herkes pür-i pak değil idiyse? Ki mantıken olmaması da gerekiyordu. Çünkü dünyanın her yerinden olduğu gibi Türkiye’den de her gün birçok cinayet, tecavüz, yaralama haberleri geliyordu. Peki bunları yapan kimdi? Bu suçların failleri de Türkiye’deki yabancılar mıydı yoksa? Yoo, değillerdi, onlar da ‘biz’dendi. Peki o zaman ‘biz’den birileri bireysel olarak zaman zaman kötü olabiliyordu da, ‘biz’ toplu haldeyken mi süper iyiydik, bu mümkün müydü?  
Üniversitede bu tip sorgulamalarla, gereksiz fanatik duygularımdan büyük ölçüde arınınca (en azından öyle olmuş olmasını umuyorum) artık Orhan Pamuk’a karşı önyargım da kalmamıştı. Ama bir kitabını okumaya da ancak geçen yıl fırsat bulabildim-ki bu kitap Benim Adım Kırmızı’ydı. Kitaptaki olaylar Osmanlı zamanında geçiyor, saray nakkaş ve hattatlarının Padişah’ın emriyle gizlice Frenk etkisi taşıyan resimler içeren bir kitap hazırlarken işlenen bir cinayetin sorumlusunun içlerinden hangisi olduğu bulunmaya çalışılıyor. Her bölümde olaylar farklı bir karakterin gözünden anlatılıyor, hatta cansız karakterler de kullanılıyor. Ve kitapta minyatür sanatıyla ilgili oldukça ayrıntılı bilgiler yer alıyor, doğu ve batıdaki resim anlayışındaki farklar çok güzel bir biçimde anlatılıyor. Osmanlı dönemine merak ve biraz da nedensiz bir hayranlık duyan biri olarak, Benim Adım Kırmızı’yı çok sevdim. Ve okuyunca, evet şaşırdım. Çünkü her ne kadar önyargım kalmamıştı desem de, ister istemez bilinçaltıma kodlanmış bir Avrupai Orhan Pamuk beklentisi vardı içimde. Onun Osmanlı dönemine ait bu kadar güzel bir roman yazmış olmasını, minyatürle ve Osmanlıyla ilgili bu kadar bilgili olmasını beklemiyordum. Bu nedenle çok şaşırdım, hayranlık duydum ve de tabii kendimden utandım.
Sonraki okuduğum romanı ise Kar’dı. Kar’da, uzun süre Avrupa’da yaşadıktan sonra Kars’a gelen gazeteci Ka’nın yaşadıkları anlatılıyor. Kar, Orhan Pamuk’un ilk ve sanırım tek siyasal romanı. Kitap, Siyasal İslamcılarla Kemalistlerin çatışmasını, Kars’taki hayatı, gurbetçi olduğu Frankfurt’ta kendini ezik ama Avrupa’dan gelen şair olarak kendini Kars’ta üstün hisseden Ka’nın iç çatışmalarını ve onun İpek’e olan aşkını anlatıyor. Bir de kitapta Kars’tan sürekli ‘serhat şehrimiz Kars’ diye bahsediliyor ve orada Serhat gazetesi, Serhat televizyonu gibi her şeyin adı Serhat! Ben de eylülde Kars’tayken sürekli Serhatlı bir şeylerle karşılaştım gerçekten, her şeyin adı Serhat’tı. Otobüs firması falan da vardı mesela. Kars’ta Serhat adını her görüşümde aklıma Kar romanı geldi ve içten içe de hep güldüm bu duruma, çok komik çünkü. Ama Serhat’ın sırrını hala çözmüş değilim, belki oranın en zengini, her şeyin sahibi olan bir adamın adıdır diye düşünüyorum. İnternetten de araştırdım biraz ama bir ipucu bulamadım.
Uzun bir aradan sonra geçenlerde işte Sessiz Ev’i okudum ve gerçekten bayıldım! Okuduğum en iyi kitaplar listesinde üst sıralara yerleşti hemen. Bu kitapta da yine her bölüm farklı kişilerin ağzından anlatılıyor. Üç kardeşin babaannelerine yaptıkları bir haftalık bir ziyaret anlatılıyor. Benim favori bölümlerim babaanneydi. Onun ağzından anlatılanlar o kadar güzeldi ki… Ölmüş kocası Selahattin’in ısrarla ‘Allah yok’ diyen konuşmalarını hatırladığı zamanlarda kendine ‘tövbe de Fatma’ demesi… Selahattin’in, şimdiye kadarki tüm bilgileri içeren bir ansiklopedi yazarak tek seferde doğuyla batı arasındaki farkı kapatabileceğine inanması… Selahattin’in Darwin hayranlığı sonucunda o zamanlar çıkan soyadı kanununda kendisine Darvınoğlu ismini seçmesi… Fatma’nın bu soyadından utanması… Fatma’nın yaptığı tek şeyin uyuyup, uyanıp zamanın geçmesini beklemek olması… Okurken mest oldum, bu kadar mı güzel anlatılabilir! Bence Orhan Pamuk’un yalnızca bu kitabı bile Nobel almasını sağlamış olabilir. Bir de tabi sağ-sol çatışması anlatılıyor, bununla ilgili de birçok güzel bölümler var Sessiz Ev’de.
Şu anda ise Beyaz Kale’yi okumaktayım. Bu kitapla ilgili de pek çok tartışma dönüyor, çalıntı olduğu iddiaları falan. İnternetten biraz araştırdım. Beyaz Kale’nin, Fuad Carım’ın çevirisini yaptığı Pedro'nun Zorunlu İstanbul Seyahati adlı kitaptan kaynak göstermeden alıntılar içerdiği söyleniyor. Kitapta bir İspanyol’un savaş sırasında Türklere esir düşmesinden bahsediliyormuş, Beyaz Kale’de de öyle. İnternette Orhan Pamuk’un bu kitaptan çok benzer bir biçimde kullandığı cümleler tek tek gösterilmiş. Ama bu cümleler savaş sahnesinde yaşananların anlatıldığı bölümler ve kitabın genel kurgusuyla ilgili değil anladığım kadarıyla. Orhan Pamuk da bu kitaptan esinlendiğini söylüyor zaten. Ve birçok kişi de edebiyatta metinlerarasılık ile intihal kavramlarının karıştırıldığını söylüyor. Ben de edebiyatta bu tür esinlenmelerin olabileceğini düşünüyorum. Yani akademik bir yazı olsaydı bu, o zaman her cümlenin kaynak gösterilmesi gerekirdi ama edebiyat dünyasında usul nedir bunu tam bilemiyorum. Ayrıca diğer kitabı da okumadığımdan, aradaki benzerlik derecesi nedir onu da kestiremiyorum. Kısacası kulaktan dolma bilgilerimle bu konuda kesin bir kanaate varmamalıyım diye düşünüyorum. Ama Beyaz Kale’de giriş kısmını çok sevdim ben. Çünkü giriş kısmını, Orhan Pamuk’un bir önceki kitabı Sessiz Ev’in bir karakteri olan tarihçi Faruk Darvınoğlu yazmış ve bu kitabı arşivleri karıştırırken bulduğu bir hikayeden yola çıkarak yazdığını söylüyor, kitabı da yine Sessiz Ev’in bir karakteri olan kardeşi Nilgün Darvınoğlu’na ithaf ediyor. Çok küçük bir ayrıntı da olsa, bu giriş çok hoşuma gitti.  
Velhasılı kelam, bizzat tecrübe ettiğim Orhan Pamuk örneğinde olduğu gibi, her ne kadar masumane bir sevginin doğal sonucu gibi gözükse de, aşırı ‘biz’ciliğin ‘biz’e aşırı derecede benimsetilmesi, kendimize önyargılar yaratmak gibi, en başta ‘biz’im için kötü sonuçlara yol açıyor.    

20 Mart 2011 Pazar

Antipratik insan, ben!


Ben manyak takıntıları olan biriyim. Mesela şu an Ekolojide Güncel Konular dersinde hoca bi ödev vermişti onu yapıyorum. Ödevde 5 farklı bölgeden-her bölgeden 50’şer adet olmak üzre- toplanmış örümböcek örnekleri var. Daha doğrusu bunların çizimleri. Bizim, bu çizilmiş şekilde gösterilen örümböcekleri, sanki biz kendimiz toplamışızcasına sayıp, her bölgede kaç tür var onu bulmamız gerekiyor. Her türe kendi kafamıza göre isim vericez. Sonra da sayım sonuçlarımızdan bulduklarımızla bölgelerdeki örümböcek biyoçeşitliliğini karşılaştırıcaz. Bunu da tabii bilinen çeşitli matematiksel formülleri kullanarak ve grafik çizerek yapıcaz. Her neyse, ben bu örümböcükleri sayarken her türü adlandırdım, bir de kolaylık olsun diye bu tür isimlerinin kısaltması baabında harflendirdim. İşte bu harflendirmelerim şöyle: A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ, H, I, İ… şeklinde devam ediyor. Yani Ç türü, Ğ türü falan var! Şimdi ben bu ödevi hocaya vericem, Ğ türü ne diycek-komik çünkü bu. Ama aksini yapamıyorum işte, bu harfleri atlayamıyorum. Nedeni ne derseniz, önceden beri bu harflere hep haksızlık yapıldığını düşünmüşümdür. O yüzden ısrarla bunları da harflendirmelerde kullanmaya çalışıyorum, vazgeçemiyorum işte napiyim…
Benzer bir sorun rakamlarda da ortaya çıkıyor bende. Şimdi biz onluk sayı sistemini kullandığımızdan her şeyi genelde 5’e veya 10’a yuvarlıyoruz ya, işte ben ona da takıntılıyım. Sanki böyle yapmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Mesela saat 11.57’yse, niye on bir elli yedi demiyoruz da yuvarlayıp on iki diyoruz… Hadi insanlara saati söylerken, ben de yuvarlayıp kullanabiliyorum ama sabah kalkmak için kurduğum alarmlara ne demeli? Onlarda yuvarlama yapmama takıntım var. Son bir iki yıldır alarmlarımı tam saatlere kurmuyorum. Mesela saat dokuz gibi kalkmak istediğimde kurduğum alarmlar şu şekilde oluyor: 08.58 - 09.03 - 09.07 - 09.14 - 09.18 - 09.21 – 09.25 – 09.31… Ama tam saatleri hiç kullanmazsam bu sefer de onları mağdur etmiş olurum diye arada onları da kullanıyorum. Hatta daha da paranoyaklaşıp, acaba her gün aynı yuvarlak olmayan sayıları mı kullanıyorum diye düşünüp, aslında ben bunları önceden hesaplayıp, her güne rastgele farklı sayılar gelecek şekilde ayarlasam da rahat etsem demişliğim de var! Neyse ki tembel bi insanım da böyle saçma sapan fikirleri hemen uygulamaya geçirmiyorum.  
Bunların dışında pek çok işimi uzatarak, yayarak, mümkünse en pratik olmayan şekilde zorlaştırarak ve beni daha çok uğraştıracak biçimde yapmayı seviyorum. Haa bi de işim bitince de bitirmiyorum öyle hemen (benden kurtulmayı kolay mı sandınız Aslı hanım!), bunun bir de doğruluğundan emin olduğum şeyleri bile ne olur ne olmaz diyerek kontrol ettiğim aşaması var!  
İşbu saçma sapan takıntıları dolayısiyle, halihazırda ziyadesiyle uyuşuk olan bu zatın uğraştığı meseleleri bitirmesi de oldukça uzun bir vakit alıyor tabii…  

8 Mart 2011 Salı

İçmeme Özgürlüğünü Serbestçe Yaşayamamak


Ön not: Bu kez zor konulara değindim. Bu yazdıklarım, başkalarıyla tartışmak için fazla kişisel olduğunu düşündüğüm için, daha önce çok fazla kişiyle paylaşmadığım şeyler. Ama bu konuda beni oldukça rahatsız eden bir baskıyı üzerimde sıkça hissettiğim için, daha anlaşılabilir olabilme umuduyla, düşündüklerimi yazma ihtiyacı hissettim. Dediğim gibi, zor konular olduğu için paragraflar arasında sıkça daldan dala atlamalar yaptım. Artık bi zahmet o kısmı da hayali okuyucularım –tabii varsalar eğer- zihinlerinde birleştiriversinler.  

Evet hayali blogcum, ben alkol kullanmayan bir kişiyim. Benim ailemde içki içen yoktur. Ve bana da bunun kötü bir şey olduğu öğretildi (hem sağlık açısından hem de tabii ki baskın olarak inanç açısından). Hatta içen insanlara karşı önyargılı olmayı, onları kötü olarak kodlamayı öğrendim.
Liseye geldiğimde artık birçok arkadaşım alkolle tanışmıştı. Bunlar yakın arkadaşlarım arasında olmadığı için bu tip ortamların içinde değildim ama kendi küçük dünyamda var olmayan, kötü dediğim bir şeyin bu kadar yakınımdaki insanlar tarafından kötü bellenmeyip tüketilmesi -çoğu ailelerinden gizliyordu tabi- bana oldukça garip gelmişti. Sanırım o zamanlar çevremdeki herkesin doğal olarak aileden gelen ve mutlak iyi sandığım aynı milli ve ahlaki görüşlere sahip olduğunu sanıyordum. ( O derece sanmışım ki, bu fiili cümlede üç kez kullanabilmişim bak! - yaa bi sus içimdeki iğrenç espri canavarı yaa, şurada ciddi bi konudan bahsediyoruz dimi yani, ayıp… Öhm! Devam edelim biz… ) İlk kez yuvadan uçarak kendi başıma ayakta durmaya çabaladığım üniversitenin ilk yılında, kendi küçük dünyamda öğrendiğim değerlerin burada tepetaklak edildiğini gördüm. Buradaki hayat, buradaki bakış açısı, yaşam tarzı bambaşkaydı. (‘Ah İstanbul, bana neler ettin!’ diyerek suçu güzelim İstanbul’a atmayacağım. Yahut şu korkunç, yozlaşmış gençlik vs. palavralarına da geçmeyeceğim, merak etmeyiniz. ) Yalnızca farklıydı diyorum! Bana göre daha iyi veya daha kötü olan yanları vardı tabii. Kendimce değerlendirdiğimde yine kendimce büyük değişimler yaşadım bu aşamada. Tabii ki bunları kabullenmek, düşüncelerimde değişiklik meydana gelmesine izin vermek kolay olmadı, hatta çoğu zaman acı vericiydi. O güne dek, birçok konuyla ilgili öğrendiğim her şeyin nasıl da tek yönlü bir bakış açısıyla bana gösterildiğini ve kendimin de bunları nasıl sorgulamadan kabullenip, mutlak doğru haline getirdiğimi üzülerek fark ettim. (Oohoo, ama şimdi aydınlandım, her şeyi aştım demiyorum tabii ki de… Daha dur, sırada kırılmayı bekleyen birçok umudum var! Ama ben bu hayal kırıklığı dönemimi en yoğun haliyle üniversitenin ilk iki yılında yaşadım diyebilirim. Sanırım bu benim geç kalmış ergenlik bunalımım sayılabilir. )  
İnanmasaydım daha kötü biri olur muydum emin değilim ama inanarak kendimce daha iyi biri (sanırım kötü olmayan biri desem daha doğru olacak) olmaya çalıştığımı biliyorum. Bu dediğimi genelleştirmiyorum, hatta tamamıyla özelleştirerek yalnızca kendi adıma konuşuyorum. İnanan herkes iyi olmaya çalışır, inançsızlardan zaten her şey beklenir gibi bir saçmalığı kesinlikle savunmuyorum. İnanan veya inanmayan herkesin iyilik veya kötülük kavramlarına olan yaklaşımının tamamen kişinin kendi ahlaki değerleriyle ilgili olduğunu düşünüyorum.
Dediğim gibi, ben inançlı biriyim. Ve kendimce inanıyorum. Bence en güzeli bu… Ama inanç konusunu başkalarıyla tartışmaktan pek hoşlanmıyorum. Ben kendi inancımı kendi bildiğimce, kendi inandığımca, kendi içimde yaşamak isteyen biriyim. Bu nedenle kimseye açıklama yapma veya kimseyle tartışma gereği de duymuyorum.  
Yakındığım konu şu ki, modern dünyada ayık olmaya yer yok! Özgürlükten, her türlü baskıya karşı olmaktan bahsedenler bile bana içki içme zorunluluğunu dayatıyorlar. Bunu tabii ki ağzıma dayayıp ‘Niçeceksin uleyn!’ şeklinde yapmıyorlar. Bu, bana açık bir biçimde gösterilen değil, alttan alttan hissettirilen bir baskı… Bu, oldukça yol kat etmiş ama henüz evrimini tamamlayamamış bir organizma (evet, bu ben oluyorum) görmüş olmanın şaşkınlığını yaşayan bakışlarla karşılaştığımda hissettiğim duygu… (Şu an için gereksiz olan bilimsel bir not: evrim sürekli bir olgudur zaten, tamamlanması söz konusu değildir. Müstakbel bir bilim insanı olarak yanlış anlaşılmalara mahal vermek istemem. Ayrıca evet, hem inançlıyım, hem evrim gerçeğini kabulleniyorum, var mı?! ) Bu, ‘Neden içmiyosun ki, bi dene bak’ diyerek ısrarlara maruz bırakıldığımda hissettiğim sıkıntı… Israrla, neden içmediğim konusunda benden tatmin edici bir yanıt beklenmekte. Oysaki ben kimseye ‘Neden içiyosun, hadi bakalım mantıklı bi biçimde açıkla da beni ikna et’ demiyorum ki…
Benim kendime bazı konularda koyduğum oldukça katı kurallarım var. Bir şeye yanlış diyorsam, onu kesinlikle, bir kez bile olsun yapmamalıyım. Çünkü ben -başka kimseye değil ama- kendime hesap verememekten çok korkuyorum.
İçmiyorum, çünkü bilincimin her daim yerinde olması benim için çok önemli! (Her zaman kendimde olmak ve hareketlerimin sorumluluğunu taşımak istiyorum.) Kafam güzel olsun da istemiyorum, yapay biçimde neşelenmek de... Alkollü içeceklerin tadının harika olduğunu da hiç zannetmiyorum (Sırf tadı müthiş diye içene pek rastlamadım, hatta çoğu zaman tadını kötü bulduğu halde zorlayarak içenlere rastlıyorum.) Sağlığa zararlı olduğu da aşikar. Belirli bir inancımın olduğunu da söyledim. Ayrıca çoğu zaman birlikte içen kişilerin (genelde erkeklerin tabii) ‘Yok efendim ben şöyle iyi içerim, böyle sünger gibi çekerim’ şeklindeki idrar müsabakalarına girişmeleri de ayrı bir itici etken (Tamam aferin ama so what yani?!).   
Bana katılmıyor, bu konuda benimle tamamen zıt görüşlerde olabilirsiniz ama bu benim için böyleyken, içmem yönündeki bu ısrarın nedeni ne? Size ne!..

(Bu arada, çok alakasız ama, parantez içindeki bir cümlede noktalama işaretinin parantez kapatıldıktan sonra konulması gerektiği öğretildi bize rapor yazarken. Ama bu bana çok saçma geliyor. Mesela  parantez içindeki cümlenin sonuna  soru işareti veya üç nokta koymak gerekiyorsa ne yapıcaz o zaman? Parantez kapatıldıktan sonra üç nokta koymak çok saçma! Hala hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum. Gerçi burada dert yanacağıma gugıldan araştırsam şimdiye öğrenmiş olurdum ama neyse…İşte böyle tembelim! )

17 Şubat 2011 Perşembe

Şartlı Tedirginlik

Ön not: Bu öykümsüyü 8 Mart için İTÜKA olarak çıkaracağımız fanzin için yazdım. Zaten nicedir kadınların günlük hayatta sürekli içinde bulundukları tedirginlikle ilgili bir şeyler yazmak istiyordum, çok da eyi oldu çok da gözel eyi oldu, bu vesileyle yazmış ve siz hayali okuyucularımla da paylaşmış  oldum. 


Otobüse biniyorum. Neyse ki şimdilik fazla dolu değil. Nereye otursam… Önlere oturmayayım. Çünkü nasıl olsa birazdan yaşlı bir amca veya teyze binecek ve ben onlara yer vererek ayakta kalacağım. Öne oturmaktansa hiç oturmamak veya arkalara oturmak daha iyi. Otobüs boşken de ayakta durmam çok saçma. O zaman arkalara oturmam en mantıklısı.
Otobüsün koridorunda arkalara doğru ilerliyorum. Üzerimde bir miktar erkek bakışı hissederek… Şu adamın yanı boş. Yok yok şimdi oraya oturmayayım. Onun arkasında boş bir ikili koltuk var. Heh işte benim için en uygun yer orası. Cam kenarına geçip oturuyorum. Bir yandan dışarıyı, bir yandan içeriyi seyrediyorum. Her durakta yeni insanlar biniyor ve otobüs dolmaya başlıyor. Yanıma bir adam oturuyor. Benden biraz büyükçe ama genç biri. Bana doğru mu bakıyor? Yok canım, ben uyduruyorum… Artık otobüsün içini seyretmiyorum. Kafamı tamamen cama döndürüp dışarıyı seyrediyorum. Gözlerim tanıdık gelen mekanlarda geziniyor. Eski okulumun önünden geçiyoruz. Lise yıllarımı ne çok özlediğimi fark ediyorum. Eski okuluma bakıp hasret gidermek istiyorum. Ama okul diğer tarafta kalıyor. Kafamı çevirip baksam mı? Acaba yanımdaki adam hala bana bakıyor mudur? Ya o tarafa baktığımda ona baktığımı sanırsa? Yok yok, en iyisi bakmayayım. Zaten okula baksam n’olacak, eski günlere dönecek halim yok ya, boşver!
Belirli bir alana hapsettiğim, sabit görüş alanımda otobüsün ilerlemesiyle değişen görüntüleri izlerken ineceğim durağa yaklaştığımızı fark ediyorum. Kalkmak üzere hareketlenirken yanımdaki adam da ayaklanıyor. Aynı durakta ineceğiz! Hava da kararmış… Otobüsten inip hızlı adımlarla eve doğru ilerliyorum. Sanki bir ses duydum gibi. Arkamdan yürüyen biri mi var? Sokak lambasının önüme düşürdüğü gölgemi görüyorum. Başka gölge var mı diye bakıyorum, yok. Ama emin olmam için arkama bakmam lazım. Kalbim daha hızlı çarpmaya başlıyor. Hafifçe başımı çevirip, omzumun üzerinden çaktırmadan arkaya doğru bakıyorum. Oh, çok şükür, kimse yok. Sakinleşiyorum. Neyse ki eve de ulaştım. Artık kendime güvenen tavrımı takınıp eve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle girebilir, günümün nasıl geçtiğini soran babama ‘Süper!’ yanıtını verebilirim.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yalnız ve Mutlu Son?


Feysbuk’ta dolanan bir video vardı. Mario her zamanki gibi prensesi kurtarıyor. Prenses Mario’ya teşekkür ediyor, (salak) Mario da –prensesi kurtardı ya onu öpmek en doğal hakkı artık!- onu öpmek istiyor. Prenses de, ne münasebet, beni kurtardın diye seni öpmek zorunda mıyım diyor. (Video burada bitse çok güzel olurmuş ama ne yazık ki devamı çok salakça, çirkinleşerek devam ediyor. Mario, prenses kendisiyle öpüşmedi diye ejderhayı çağırıyor, ejderha da prensesin kafasını koparıp yiyor. Ha-ha-haa yani, çok komikler!)
Bugün izlediğim Komedi Dükkanı bana bu video’yu hatırlattı. Komedi Dükkanı’nın bu bölümünde Tolga Çevik korsan kılığında (çakma Jack Sparrow olarak) karşımıza çıkıyor. Yönetmen ona Christoph Colomb olduğunu söylüyor ve Amerika kıtasını keşfettiriyor. Konuk oyuncu olarak da Asuman Krause vardı. O da daha önce gitmişmiş meğer Amerika kıtasına ve babasını orada bırakmışmış. Babasını kurtarabilmek için Kristof’tan yardım istiyor. Olaylar gelişiyor, sonunda babasını buluyorlar falan derken, tabi bu arada ben hep bu ikisinin ne zaman birbirlerine aşık olacağını merakla bekliyorum… Tam sonlara doğru artık herhalde aşık olmayacaklar, hayret, derken yönetmen birbirlerine aşık olmalarını söyledi. Kristof, kızı babasından istedi ve gemilerine binip gittiler, mutlu bir sonla oyun sona erdi. Muhtemelen sonsuza dek birlikte ve mutlu yaşamışlardır…


Bunu izledikten sonra işte o Mario video’su aklıma geldi. Kadınların sürekli ‘kurtarılmaya muhtaç’, ‘zavallı’ gösterilmelerini bir kenara bırakarak, niye tüm filmlerde, romanlarda, hatta çizgi filmlerde mutlu sonlar bir çift halinde bitiyor diye düşünmeye başladım. Mutlu olmanın koşulu hep biriyle birlikte olmaktan mı geçer? Sonsuza dek birlikte ve mutlu yaşamaya alternatif bir son yok mudur? Sonsuza dek yalnız ve mutlu yaşamanın imkanı yok mudur? Evet, bu sorularım bir yandan bu genel anlayışa karşı çıkış niteliğinde ama bir yandan da gerçekten merak ettiğim için soruyorum, gerçekten bu böyle mi yoksa bu da bize kodlanan geleneksel kalıplardan biri mi? Yani bir nevi, bu şekildeki algımızın genetik kalıtımın mı yoksa epigenetik kalıtımın mı bir sonucu olduğunu merak ediyorum. İnsanın kendine bir ruh eşi arama çabasının, en azından isteğinin nedeni, gerçekten buna ihtiyaç duyuyor olması mı, yoksa bu da içine doğduğumuz toplum tarafından bize öğretilen bir şey mi?
İnsanın kedileriyle birlikte yalnız ölmesi niye bir mutsuzluk tablosu olsun ki? Anlayamıyorum…



2 Ocak 2011 Pazar

Sürüne Sürüne Erkek Olmak

Pınar Selek'in son kitabı

Yine bir ev ziyareti ve yine bir blog yazısı… Nedense eve geldiğimde normalde olandan daha çok boş vaktim varmış hissiyatına kapılıyorum. Oysaki buraya geliş amacım final tatiline girmiş olmamız dolayısıyle ders çalışmak. Ama işte insan nasıl hissederse öyle davranıyor. Buradan ne kadar verimli bir hazırlık evresi geçireceğim de şimdiden ortaya çıktı sanırım. Hayııır, tembelliğin ruhumu ele geçirmesine izin vermemeliyim! Neyse… Yani ben de boş vaktim varken bir şeyler yazmalıyım artık dedim. Blogumun hayali olmasına, benim zorla okuttuğum birkaç arkadaşım dışında okuyanının olmadığını bilmeme rağmen hala niyeyse böyle bir sorumluluk hissediyorum.
Gelelim başlıktaki meseleye. Biz geçen hafta İTÜKA, yani İtü Kadının Atölyesi Kulübü, olarak bir etkinlik düzenledik. Sürüne Sürüne Erkek Olmak oyununu sergilemek üzre nü.kolektif grubunu İtü’ye davet ettik. Oyun, Pınar Selek’in aynı adlı kitabından oyunlaştırılmış. (Geçen yıl da Pınar Selek’i kitap söyleşisi için davet etmiştik). Kitapta 57 erkekle yapılan röpörtaj sonucu, onların askerlik deneyimleri bizzat kendi ağızlarından aktarılıyor. Pınar Selek de bu deneyimlerden yola çıkarak, askerliğin ‘erkekliği’ nasıl şekillendirdiğini, bir erkeğin ne gibi süreçlerden geçerek ‘erkek’ olduğunu anlatarak, erkek şiddetinin en önemli kaynaklarından birine işaret ediyor. nü.kolektif de bu çalışmayı çok güzel bir biçimde oyunlaştırmayı başarmış. Oyun şarkılı, müzikli bir askerlik komedisi. Oyuncuların performansı, vücut kullanımları da gerçekten etkileyiciydi. Oyunun ardından Pınar Selek’in dava süreciyle ilgili bir video gösterimi ve bir de söyleşi yapıldı. Etkinliğe 150 kişi katıldı. Bu bizim için oldukça iyi bir rakam zira teknik üniversiteli öğrenciler olarak sosyal konulara ne yazık ki pek ilgili değiliz. (Tabi mevzu Cem Yılmaz olduğunda işler değişebiliyor, insanlar sosyalleşebilmek için adeta birbirlerini ezebiliyor, 5’te başlayacak gösteri için 1’de kuyruğa girip, 4 saat boyunca kuyrukta bekleyebiliyor! Bu insanların vakitleri hiç mi değerli değil, gerçekten anlayamıyorum…) Bu yüzden yaptığımız pek çok etkinlikte kendimizle baş başa olduğumuz zamanlar olmuştu. Ama bu kez biz yine oldukça umutsuzken (sadece 15 bilet satılmışken), son anda bir seyirci akını oldu ve 150 gibi bir sayıya ulaşıldı. Daha da şaşırtıcı olanı, oyun ve video gösteriminden sonra ara vermemize rağmen, çoğu kişi gitmedi ve söyleşiye de kaldı! İtü’deki öğrenci profili değişiyor mu ne… (Hadi inşallah!)

nü.kolektif'in oyunundan bir kare

Şimdi ben bu askerlik meselesinin içinden çıkamıyorum. (Halbuki pek çok önemli sosyal konuyu şıp diye çözmüşlüğüm vardır. Yaparım bilirsiniz!) Askerlik şiddetin, öldürmenin, acımasızlığın öğretildiği bir yer. Ve ben şiddete karşı olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca askerlikte mantığa ters, sırf eziyet olsun diye yaptırılan birçok şey var. Mesela-kitapta da geçiyordu-askere bir duvar ördürülüyor, bitince de, güzel, şimdi bunu yıkıp tekrar ör deniyor. Köpeğe, ağaca, taşa selam verdiriliyor (Takdir edersiniz ki, bu doğayı ve canlıları sevelim temalı bir eğitim değil, direkt bir aşağılama yöntemi). Dayaktan, sıra sopalarından bahsetmiyorum bile… Tüm bunları düşününce evet, askerlik diye bir şey olmasın, tümden ortadan kalksın diyorum. Ama diğer yandan düşününce de, o kadar tozpembe bir dünyada yaşamadığımız da bir gerçek. Hadi bakalım askerleri dağıtıyoruz, artık savaşmayan bir ülkeyiz dediğimiz anda da diğer ülkelerden bize bir asker akını (sevgilerini göstermek için gelmeyecekler tabi) olacaktır. Keşke tüm insanlar olarak aynı anda silahları bırakabilsek ve aramızdaki sınırları kaldırabilsek. Böylece sınırları koruma gibi bir kaygımız da olmazdı. Ama şu an bir ülkenin silahsızlanması, yalnızca silahlı olanların genişlemesine ve oradaki yerel halkın sömürülmesine yol açar. Bu nedenle tamamen askersizliği savunamıyorum. Ama şu anki askerlik anlayışının da çok yanlış olduğu bir gerçek.
Peki çözüm olarak neler yapılabilir diye düşündüğümde, ilk seçenek olarak, askerliğin süresinin kısaltılması, hem kadın hem de erkeklerin askerlik yapması ve bu süre boyunca da saçma sapan, gereksiz şeyler yaptırmak yerine, savunmaya, stratejilere yönelik bir eğitim verilmesi geliyor aklıma. Kadın ve erkekler eşit koşullarda ve savunma ağırlıklı bir eğitime tabi tutulabilirler. Ve tabi bunun süresi de iki ay falan gibi insanların hayatını alt üst etmeyecek bir süre olabilir. Yapılacak işler ve eğitimler de tüm bireylere eşit olarak bölüştürülebilir. (Şu anki askerlikte bir kişinin tüm askerlik hayatı patates soyarak veya garsonluk yaparak geçebiliyor. Bu kişiler acaba gerçek savaş durumunda karşı tarafla patates soyarak veya garsonluk yaparak mı çatışacaklar? Karşısındaki ona silah doğrulttuğunda, patates kabuklarını fırlatarak mı kendini savunacak veya ona, bir mermi daha almaz mıydınız mı diyecek?) Ayrıca ast-üst ilişkileri de yumuşatılarak arada daha insancıl bir diyalog geliştirilebilir. Bu demek değil ki disiplin olmasın. Disiplin demek anlayışsızlık, acımasızlık ve şiddet tabanlı cezalandırmaları kapsayan bir sistem değildir. Disiplin, düzeni sağlamak için, yapılan şeyin devamlılığının sağlanabilmesi için gerekli bir şeydir. Bunu tiyatro geçmişimden biliyorum. Bir zamanlar tiyatro kulübündeyken haftanın üç ya da dört günü çalışırdık-akşam altıdan on bire kadar falan. Ve çalışmalara kimsenin geç kalması istenmezdi. Çünkü geç kalanlar olduğunda, diğerleri başlamış oluyor ve geç katılanlar başlanan çalışmayı bir nevi baltalamış oluyor, diğerlerinin de dikkatini dağıtıp, enerjisini sömürüyor. Aynı şekilde çalışmaya katılmamak da grup olarak kabul ettiğimiz bir şey değildi, gelmeyenlerden hesap sorardık. Ki zaten kimse gelmemeyi istemezdi de çünkü bir çalışmayı bile kaçırmak çok şey kaçırmak demekti. Grup bir adım bile ilerlese siz geride kalmış olurdunuz. Eşitlenebilmek için hem sizin çok çaba harcamanız, hem de grubun sizi beklemesi gerekirdi ki bu da zaman ve enerji kaybı demekti. Yani, tiyatro çalışmalarımızda disiplin olurdu. Ama bu gelmeyenlerin süründürülmesi anlamına gelmiyordu. Diyeceğim o ki, disiplin için illa ki alt-üst sınıflandırmalarına ve bunlar arasında şiddetli bir çatışmaya gerek yok. Sıkı kurallar evet, gerekebilir, ama şiddet hiçbir zaman gerekli değildir. Şimdi böyle bir modelde kadınların da askere alınması söz konusu oluyor. Bazıları diyebilir ki, haydaaa biz erkekler de yapmasın askerlik derken sen kadınları da bulaştırıyorsun. Olabilir, haklıdırlar ama askerliğin olmaması gibi bir durumu şu anki şartlarda eledikten sonra eşitlikçi bir çözüm yapmak için elbette ki kadınların da dahil edilmesi gerekiyor bence. Ama kadınlara verilen görevler de yine cinsiyetçi iş bölümüne dayalı olarak paylaştırılan görevler olmamalı. (Yani patates soyma görevi tamamen onlara devredilmemeli!) Tüm her şeyi dönüşümlü olarak herkes yapmalı, öğrenmeli. Hem bu sayede erkekler de kadınlara atfedilen, kadınların kadın olmalarından dolayı sahip oldukları özel bir yeteneklerinin var olduğu kanısı nedeniyle onların üzerine yıkılan görevleri de, kadınlar orada oldukları halde kendileri yaptıklarında belki bunun X kromozomu üzerinden genetik olarak taşınan ve yalnızca kadınlarda bulunan bir özellikten ötürü olmadığını anlayabilirler. (Şu anda da askerde kadınlara atfedilen görevleri erkekler yapıyor ama eminim bunu orada kadınlar olmadığı için yaptıklarını düşünüyorlardır. Kadınlar varken ortak bir paylaşımla her tür işin ortak yapılması çok daha uyandırıcı bir etki yaratabilir-hem erkekler hem de kadınlar üzerinde. Çünkü her ne kadar toplumsal cinsiyet konusunda kadınlar erkeklere göre, baskı odağı olmalarından kaynaklı daha yüksek bir farkındalığa sahip olsalar da, yine de bunu doğal nedenlerle ortaya çıkan bir durum olarak görüp kabullenen kadınlar da mevcut).


Diğer bir seçenek olarak, askerliğin meslekleştirilmesi düşünülebilir. Bu durumda, herkes için zorunluluk ortadan kalkmış olur ve yalnızca isteyenler asker olur. Yani polis teşkilatında olduğu gibi. Ama tabi bu forma şu anki kuralların ve yöntemlerin korunarak geçmesi yine bir sorun yaratır, yalnızca, tüm erkekler yerine bir grup insanın şiddete maruz kalması ve şiddeti öğrenmesi söz konusu olur, sorun çözülmüş olmaz, kişi sayısı azaltılmış olur. O nedenle askerliğin meslekleştirilmesi sırasında da daha önce bahsettiğim, ve benzeri iyileştirmeler yapılmalı. Ama eğer askerliğin amacının herhangi bir tehditte ülke insanları olarak tümden direnebilmek olduğunu düşünürsek, askerliğin meslekleştirilmesi bu açıdan iyi bir çözüm olmaz. Bu yüzden ilk seçenek daha akla yatkın görünüyor bana.
Şimdi ben böyle atıp tutuyorum burada, yok efendim şöyle olsun böyle olsun diye ama bireysel olarak kendimi bu işin içinde düşündüğümde yine de orada var olmayı istemiyorum. Çünkü ne kadar iyileştirmeler yapılırsa yapılsın, içerisinde illa ki bir şiddeti taşıması kaçınılmazmış gibi geliyor. Bu durumda yapılan iyileştirmeler yalnızca kötünün iyisi düzeyinde kalıyor. Kimseyi-ne kadar zor durumda kalırsam kalayım-öldüremezmişim gibi geliyor. Hatta biri beni öldürmeye çalışsa ve, ya onun beni öldüreceği ya da benim onu öldüreceğim gibi yalnızca iki olası durum söz konusu olsa, öldürmektense öldürülmeyi seçerim gibi geliyor. (Gibi geliyor diyorum çünkü o koşullar altında insan yalnızca ne olursa olsun hayatta kalabilmeyi düşünüyor, sonrasında yaşayacağı travmayı ve kendiyle yapa(maya)cağı hesaplaşmayı düşünemiyor da olabilir. Yani olay vuku bulmadan hiçbir şeyin kesinliği söz konusu değil. Umarım bu sorunun yanıtını kesin olarak öğrenmek zorunda kalmam hiçbir zaman!)
Sonuç olarak yine bir konuyu-Sokrates gibi-sorgulamış ama bir çözüme ulaşamamış oluyorum. Ve bu durumda, ‘Yok yok, benden adam olmaz’ diyerek yazıya cuk oturan cinsiyetçi bir atasözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yoncanın Uğur Getireni Kaç Yapraklıydı?


Geçen gün yurda dönerken yolun kenarında bir sürü üç yapraklı yonca gördüm ve dedim ki, aaa hani yoncanın üç yapraklısı az bulunuyordu da görünce şans getiriyordu! Ya ben çook şanslıyım ya da üç yapraklı yoncanın az bulunduğu falan yok, çocukluğumuzdan beri kandırılmışız meğer, bu da mı yalanmış, daha neler görücez şu dünyada cık cık cık, diye söylenerek ilerlerken birden dank etti bana: Az bulunup şans getiren dört yapraklı yoncaydı! Tabi sonra hemen kendi içimde bir ’hmm pekii, oolldu o zamaan’ anı yaşayarak ve kendi salaklığımın ardından yine kendimden saklamaya çalıştığım bir kikirdeme sonrasında olayın üzerini kapattım. Tamam, bir kereliğine böyle bir salaklık kabul edilebilirdir ama ya sonrasında birkaç kez daha üç yapraklı yoncaları gördüğümde olayın aynı şekilde vuku bulmasına ne demeli? Ah bu ben…